LİSTAG

Hayat ‘Düş’medİ!

Düşüncemde düşleyip, “Hayat Bir Düş Olsa” demişim birazdan okuyacağınız yazımın başlığına.

Yazdıklarımın üzerinden 7 koca yıl geçmiş. Sanırım o dönemde oğlumla ikimiz adına pek çok şeyi çözümlemiş olmamıza rağmen babaya ve yakın aile çevremize ve en çok da ‘elalem’e karşı nasıl davranacağımı bil(e)mediğimden olsa gerek, böyle bir başlık seçmişim.

Oysa bugün baktığımda şu geçen 7 yılda eşcinsellik üzerine deneyimlediğim ve öğrendiğim her şey, tanıştığım herkes, paylaşımlarımız, kısmen de olsa bir anne olarak aktivist olmaya çalıştığım zamanlardaki hissettiğim özgürleşen ruhum, güzel duygularım bana o kadar çok şey katmış ki bir zamanlar düş olarak dilediğim gerçekliğim hayatımın anlamını pekiştirmiş. Ve daha da pekiştirmekte…

Üstelik bugün hala kendi içimizde çok yol aldığımız halde, aile çevremizde herkese tam açılamamışken ve hala eşim kendince haklı olduğu sebeplerle oğlunun gizli ve dikkatli olması gerektiği konusunda ısrarcı olmasına rağmen, ben de kendi adıma eşimin duygularına özen göstererek ama kendi duygularımı da daha fazla bastıramayacağımdan, bir orta yol bulup yarı görünür olmayı seçtim diyebilirim.

Sonuç olarak kendi yolculuğumda fırsat buldukça katılmaya özen gösterdiğim aylık CETAD toplantılarında yaşadığımız paylaşımlarla, LİSTAG toplantılarının ve aktivitelerinin bana kattıklarıyla kendimi gerçekten çok iyi hissediyorum.

Özellikle de “Benim Çocuğum” filminden sonra yürütülen programın ve yapılan tüm film gösterimlerinin ve sonrasındaki söyleşilerin ne kadar çok insanın hayatına dokunduğuna ve bir o kadar da önyargıları dönüştürdüğüne tanık oldukça gerçekten çok etkili olduğunu düşündüğüm, oldukça önemli ve anlamlı bulduğum böyle bir oluşumun içinde olabildiğim her an benim için fazlasıyla kıymetli.

Ve hislerim, bana çok daha güzel günlere doğru inanarak, çoğalarak yol aldığımızı söylüyor.
Evet, artık biliyorum, dünya yerinden oynayacak!..

Bu arada, aşağıdaki yazım Kaos GL’de yayımlandığında kendi adımı bile kullanamamıştım. Bugünse yarı görünür halimle sadece adımı yazabiliyorum.

Sevgimle,
Aynur

hayatbirdusolsaresim: aynur, 2008

hayat bir düş olsa

bir dünya düşlesem düşüncemde. sonra resimlesem düşümü. önce güneşinden başlasam. güneşi sevgi olsa dünyamın. sevginin rengi turuncu. en sıcak haliyle resmin en orta yerinde. sonra boyasam, renklere boğsam tuvalimi. ruhu saran tüm sıcaklığı ile sevgiyi hissederek. düşünmem ki rengin erkeğini, dişisini. sevdiğimi seçerim, en çok sevdiğimi. bana coşkuyu, duyguyu en yoğun hissettireni. formlar şekillenir hissettikçe sevgiyi. ille de figür olsun isterim resmimde. kadın olur, erkek olur, ama önce insan olur. cinsiyeti yoktur ki aşkın, sevginin, rengin. boya tüpleri patlar. coşkuyla resim olur. bir bakarsın aşk olur.

benim penceremden
bir şeyler yazmak istedim, uzun zamandır isteyip de yazamadığım. belki kısa bir hikaye; hayata, anlamlara dair. en çok da anneliğime.
20 yaşındaydım anne olduğumda ben. başlangıçta kendimi hiç hazır hissetmesem de, oğlumla birlikte büyüyüp yol aldıkça daha iyi anladım onun benim için ne kadar vazgeçilmez ve değerli olduğunu.
bugün artık kırklı yaşlarımın başındayım. ve anneliğimin belki de en anlamlı yıllarını yaşadığımı düşünüyorum.
zaman nasıl da geçiyor baksanıza.
en büyük annelik hayalimdi, oğlumla sağlam bir ilişki kurabilmek.
her şeyin ötesinde, sırdaşı olduk birbirimizin.
evet, maalesef uzun yıllar fark edemediğim eşcinsellik gerçeği ile çocuk yaşta tek başına mücadele etmeye başlamıştı benim oğlum. ama küçücük omuzlarına yüklediği ve hepimizden yıllarca büyük bir ustalıkla gizlediği çocukluk sırrına rağmen her zaman öylesine sevgi dolu ve neşeli, çalışkan ve başarılıydı ki, her şey yolunda sanıyorduk. o yüzden giderek bizden uzaklaştığını ve içine kapandığını fark ettiğimde hem bir anlam verememiş, hem de uzun bir süre ne yapacağımı bilememiştim.
bundan 4 yıl kadar önce, liseyi bitirmek üzere olduğu zamanlardı. ona ulaşmak gittikçe güçleşiyordu. bir şeyler artık yolunda gitmiyordu.
belki o ana kadar zaman zaman kendini hissettiren acabalarla yaşanan uzun bir süreç vardı ama, nedense adını bir türlü koyamamıştım.
ve işte, ne kadar zor olsa da artık bazı şeyleri kelimelere dökmenin zamanı gelmişti.
bir gün bile birinden hoşlandığını dile getirmemişti, üstelik ne zaman bu konuyla ilgili bir şeyler sorsak hep tepki ile karşılık veriyordu. geç ergenlik durumu olabilirdi, ya da içinden çıkamadığı bir aşık olma hali. bir şekilde öğrenmem gerekiyordu. sorduklarıma verdiği aşırı tepkilerin yanında söylediği bazı şeyler ister istemez yıllar önce okuduğum bir yazıdan aklımda kalan eşcinselliği düşündürmeye başlamıştı.
ama konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. belki de annesi olduğum için benimle rahat konuşamıyor olabilir diye düşündüğümde, ilk aklıma gelen, onun da çok sevdiği yakın bir arkadaşım oldu. nitekim, üstü kapalı da olsa, yaptıkları konuşmadan birtakım ipuçları yakalamıştık. arkadaşımı dinlerken eşimi düşündüm bir yandan. işi gereği o dönemde hep uzaklardaydı. böyle bir konu telefonda da konuşulmazdı ki. tek başına kalmıştım. bildiğim tek şey, çok dikkatli hareket etmem gerektiği idi.
başlangıçta sükunetle karşıladığım duyduklarım, giderek kulaklarımda uğultu, beynimde sürekli akan düşünceler ve boğazımda bir düğüm haline geldi sanki.
adeta kilitlenmiştim.
aslında yaşadığım stresin gerçek sebebinin oğlumun eşcinselliğini öğrenmekten öte ona nasıl yardım edeceğimi bilmemekten kaynaklandığını fark ettim.
yıllarca içinde yaşadığı çelişkileri, kimlik bunalımlarını hiçbir şekilde bize yansıtmamıştı. ve ben, yaşadığı şey hakkında en ufak bir fikre sahip değildim.
bir insanın eşcinsel olmasına sebep olan şeyler nelerdi? acaba çocukluktan beri yaşadığı şeyler mi etkilemişti onu? değişebilir miydi? belki öyle olduğunu sanıyordu. gibi gibi bir sürü şey geçiyordu aklımdan.
bugün artık, öğrendiklerimle, sizleri sinirlendirdiğini bildiğim bu soruların hepsi benim de ilk aklıma gelenlerdi. bir şekilde anlamaya çalışıyordum.
çocukların küçük yaşlardan itibaren böylesi sorunlarla sıkışıp kalabileceklerinin, böylesi duygu çıkmazları yaşayabileceklerinin hiç farkında değilmişim.
maalesef pek çok anne-babanın da farkında olduğunu sanmıyorum. ne yazık ki o duyarlılıkla ya da o bilgi donanımıyla yetiştirilmedik hiçbirimiz.
insan yaşamadığı bir duyguyu da bilemiyor haliyle. hele bir de hiç ipucu yoksa.
kaçırdığım şeylerin farkına vardıkça kendimi nasıl da kötü hissettiğimi anlatamam.
meğer sürekli yanlış olduğuna inandığı duygularını bastırmaya çalışarak yaşamış çocukluğunu benim oğlum. hissettiklerinin sebebini bir türlü anlayamadan. her yıl okula başlarken karşı cinsten bir sevgili bulacağım diye söz vermiş kendine.
yıllar böyle geçmiş, hiçbir şey değişmeden.
baş edemediği duyguları, en sonunda patlama noktasına gelmişti ve biz artık yüz yüzeydik.
‘tanrı beni neden böyle yarattı sanki’ diye başlayıp bitiremediği cümlesi ve gözyaşları karşısında kendimi ne kadar da çaresiz hissetmiştim. ölmek istiyordu.
o an’a kadar yaşadığımız her şey nasıl da sıradanlaşmıştı.
yıllarca oğlumun yaşadığı çıkmazlarını fark edememiş, onun yanında olamamıştım.
hep özlediğim şeydir onun o çocuk anları.
belki de çok genç anne olduğum için farkına varamadığım, kaçırdığım annelik anlarıma geri dönebilseydim keşke, derim bazen. keşke her şeyi bilerek yeniden başlayabilseydik, derim.
ama böyle bir şey imkansız olduğuna göre, önemli olan şimdi’yi gerçek anlamda paylaşarak yaşamak. çok zor bir süreçti benim için ama artık üstesinden geldik. en azından ikimiz adına, anne-oğul anlamındaki paylaşımlarımız adına.
artık biliyoruz ki, eşcinsellik oğlumun gerçeği, annesi olmak benim gerçeğim.

bilgilenme süreci
çok korkularım vardı oğlumun yaşayacakları anlamında. bu gerçekle yüzleştiğimiz dönemde çok mutsuzdu. inanılmaz içki içiyordu, kendini unutmak istercesine. ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
aklımdan neler geçiyordu, tanrım.
başına her şey gelebilirdi.
eşcinsellerin maruz kaldığı saldırılar, tecavüzler, cinsel yolla geçen hastalıklar. düşünmeden edemiyordum.
tüm bunlar hakkında onu doğru şekilde bilgilendirebilmek adına, baskıcı olmadan bir şeylerin kontrol altına alınması gerekiyordu.
oğlumun eşcinsel olduğunu öğrendiğim ilk andan itibaren tüm çabalarım onu anlamaya çalışmak ve mümkün olduğunca, destek olabilmek yönünde oldu. elimden geldiğince bilinçli hareket etmeye çalıştım. öncelikle kendimi bilgilendirmem gerekiyordu. ancak bu şekilde onu anlayabilir, onunla yakınlaşabilirdim. benim için işin en zor tarafı duygusal yanıydı. aşırı hassas bir yapım olduğu için onu anlamaya çalışırken kendimi de iyileştirmek zorundaydım.
bir kere anne-babaların bunun gençlerin bir tercihi olmadığını anlamaları ve kabul etmeleri gerekiyor. çünkü, eğer eşcinselliğin tercih edilen bir durum olduğuna inanırsanız, sonucunda tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu düşünebilirsiniz. ve çözüm arayışlarınız, çocuğunuzu psikoloğun ellerine teslim edip, ‘iyileştirmesini’ beklemekten öteye geçemez. belki de verilen hormon ilaçlarıyla durum daha da kötüye gidecektir. aslında bu noktada, gerçekten bu konuda bilinçli bir psikolog bulabilmek çok önemli. hem anne-babayı, hem de çocuğu, ya da genci doğru yönlendirebilmek adına.
ayrıca, toplumun dayattığı kurallar mı, yoksa çocuklarının duyguları mı önce geliyor anne-babalar için? işte bu da çok önemli. çünkü birincisinde genç, hasta ruh, sapık muamelesi görürken, ikincisinde anlayışla karşılanıp destek olunacak çözüm yolları aranabiliyor.
biz bu konuda çok şanslıydık. konuya önyargısız bakabilecek bir psikolog arıyordum ve bir takım araştırmalardan sonra doğru kişiyi buldum.
önce ben görüştüm kendisiyle. hani o nefes alamadığım, panik hallerimin olduğu ilk zamanlardı. oğlumun eşcinsel olduğunu öğrendiğimi söyledim ilk. ne hissettiğimi bile aslında tam olarak bilmediğimi, ama ona ihtiyacı olduğu anlamda yardımcı olmak istediğimi söyledim sonra. bunun için de onun tam olarak kendini nasıl bir çıkmazda hissettiğini bilmem gerekiyordu.
kendisinden bir şekilde bu konuya girip oğlumun ona açılmasını ve bu şekilde rahatlamasını sağlamasını istedim.
psikoloğun ilk söylediği, hep oğlumla ilgili konuştuğum, ama aslında benim de hiç iyi olmadığım, önce kendimi iyileştirmem gerektiğiydi.
ama oğlumu iyi görmeden ben zaten tam anlamıyla iyi olamazdım ki. benimle birlikte onun da iyileşmesi gerekiyordu.
oğlum psikolog önerimi hemen kabul etti zaten ve başlayan seanslar bir buçuk yıl kadar sürdü.
zaman içinde rahatladığını görmek, beni de rahatlatmaya başlamıştı.
her fırsatta kendisiyle bu konuda konuşmalar yapmaya, bana da kendi isteği ile kendisini anlatmasını sağlamaya özen gösterdim.
her zaman da konuya girmek kolay olmuyordu tabii. ama ne olursa olsun, konuştukça yakınlaştığımız ve kendimizi daha iyi hissettiğimiz bir gerçekti. oğlum yanında onu anlayan ve destek olan bir annesi olduğunu bilmeliydi. bu benim için çok önemliydi.
kafamda hep, ikimiz için bunu başardıktan sonra konuyu babasına açmak vardı. onunla da benzer bir süreç yaşanacaktı, belki de daha zorlu bir süreç. ve biz buna hazırlıklı olmalıydık.
sürekli araştırıyordum. eşcinsellik üzerine kitaplar aradım, buldum, okudum. bilgilendikçe bazı şeyleri anlamam daha kolay oldu.
bir kere kişisel bir tercih değil, bireyin kendinde zaten var olan, genetik temelli biyolojik bir özellikti. yani sonradan olunmuyordu.
‘tercih’ dediğinizde, bundan pek çok anlam çıkarabilirsiniz. evet, cinselliği yaşamanın tercih edilebilen pek çok şekli olabilir. ama eğer bu konuda bilgi sahibi değilseniz eşcinselliği de bunlardan biri gibi algılayabilirsiniz.
işte anne-babaların en çok yanılgıya düştüğü nokta da burası sanıyorum. çünkü eğer eşcinselliği sadece bir cinsel yaşam şekli olarak düşünürseniz kabul etmeniz ve anlamanız zorlaşacaktır. ama işin duygu yönü tercih edilebilir bir şey değildir. duygularınızı tercih ederek yaşayamazsınız. onları kontrol edemezsiniz.

‘neler anlatabilirim ki size ben, gözleriniz görmüyorsa eğer.’ gogol
insanlığın ilk varoluşundan beri, yüzyıllardır bazı insanların değiştiremediği gerçeğidir bu durum. ama nedense hep saklanmıştır. ya da saklanmak durumunda bırakılmıştır.
okuduğum bir çok açılma hikayesinde dikkatimi çeken bir şey vardı. başlangıçta herkes sadece kendisinin öyle olduğunu sanıyordu. sonra, zaman içinde kendileri gibi hisseden başkalarının da varlığını öğrenmek onları nasıl da rahatlatıyordu.
aynı durum anne-babalar için de söz konusu aslında. geçen yıl doktorumun bekleme odasındaki dergileri karıştırırken bir anda karşıma çıkan ‘benim oğlum bir eşcinsel’ başlıklı yazıyı gördüğümde, o birkaç sayfayı nasıl da fark ettirmeden yırtıp çantama tıkıştırdığımı hatırlamıyorum bile. ellerim titriyordu ve daralan nefesimi, gözlerimin dolmasını kontrol edemiyordum. yazıyı okuduğumda benimle aynı duyguları yaşayan başka anneler de olduğunu bilmek iyi gelmişti. sanki beni, bizi anlatıyordu.
uzun bir süre o yazıyı her okuyuşumda boğazıma hep bir şeyler düğümlendi ve ağladım. bunun sebebi, oğlumla aramızda her şeyi çözümlemiş olmamıza rağmen, aynı şeyi babasıyla tam olarak gerçekleştirememiş olmamızdı
kendimle kaldığım zamanlarda sürekli aklımda bu vardı.
galiba babalar için her şey daha zordu.

babayla yaşananlar
ilk söylediğim gün inanmak istemedi oğlumuzun eşcinsel olduğuna. böyle bir şey duymayı hiç beklemiyordu zaten. sonrasında da kabullenmesi zorlu bir süreç gerektirdi.
bilmesi gerektiğini düşündüğüm konularda anlattıklarımı dinlemek zorunda kaldıkça, aslında daha çok, duymaya dayanamadığını fark ettim tüm bunları. kendi içindeki hassasiyetini fark ettim.
oysa oğlumuz babasına da açık olmak istiyordu. ona yalan söylemek ya da ondan gizli yaşamak istemiyordu hayatını.
üçlü konuşmalarımız her defasında tartışmalı geçiyordu. sevgilisini ilk öğrendiğinde tepkisi çok ağır olmuştu, ama sonrasında yaptıkları uzun konuşmanın sonunda artık onu anladığını söylemişti. gene de her şey gizli kalsın, gizli yaşansın istiyordu.

‘iki yürek seç kendine/biri yaşamak için/biri gizlenmek’ murathan mungan
belki de söylemek istediği çok şey vardı oğluna. ama asla kolay konuşmaz, söylemezdi duygularını. sadece duyulmaması konusunda çok hassastı. “bir gün biri senin hakkında ters bir şey söylerse buna dayanamam, sessiz kalamam” diyordu.
bazen kendi içinde hala tam olarak kabullenemediğini düşünüyorum.
ona anlatmak istediğim o kadar çok şey olduğu halde kendini sürekli kapalı tutması, yaşadığımız her şeyi yok sayarak kolay yolu seçtiğini düşündürse de; aslında onun açısından hiç de o kadar kolay olmadığını biliyorum. ve elinden geldiğince oğluna destek olmaya çalıştığını da.
belki de sadece biraz daha zamana ihtiyacımız vardır, kim bilir.

sevgili
evet, üniversite yılları başlamış, yaşadığımız şehirler ayrılmıştı. her telefonda sesi mutsuzdu. mutsuzluğu beni de etkiliyordu. karşısına birileri çıksa bile günübirlik ilişkiler yaşayacak yapıda değildi, biliyordum.
tanrıya onu mutlu edecek bir sevgi, bir aşk vermesi için dua ediyordum hep. hayatında bir sevgili olmalıydı artık.
çok güzel bir rüya gördüğümü hatırlıyorum. güzel bir başlangıcın habercisi gibiydi. beklemeye başladım.
birkaç hafta sonra, bir gün telefonda konuşurken ‘hala bir sevgili bulamadın mı?’ diye soruvermiştim aniden.
‘biriyle tanıştım anne’ dedi. ‘ama telefonda anlatamam, ne olur sorma, ben çok iyiyim.’
cevabımı almıştım. ama meraktan ölüyordum.
o sıralar yurtta geçen ikinci yılın ortalarıydı. ara tatil için yanımıza gelmişti. çekingenliğini atması birkaç gün alsa da sonunda uzun uzun, nasıl tanıştıklarını anlattı bana. heyecanlıydı. mutluydu. çok özlüyordu.
bu arada eve çıkmaya karar vermişti. babası da onayladıktan sonra sıra eşyaları taşımaya geldi. nihayet oğlumun sevgilisi ile tanışacaktım.
karmakarışık düşüncelerle dolu uzun bir yolculuğun ardından o’nu ilk gördüğüm an hissettiğim tek şey yüzündeki sıcacık gülümsemesiyle bir anda rahatladığımdı.
taşınma bittiğinde saat çok geç olmuştu. ve onun evinde kalabileceğimize dair beklemediğim bir davet geldi. düşünmeden kabul ettim. çünkü hem onu, hem yaşadığı yeri çok merak ediyordum.
salona ilk girdiğim andan başlamak istiyorum. belki garip ama öyle tanıdık, öyle ben gibiydi ki her şey, ve gözlerim detaylarda gezindikçe onu kendime daha da yakın hissettiğimi fark ettim. sanki çok önceden tanıdığım ve zaten sevdiğim biri gibiydi.
derken sıcak bir sohbet başladı. yarı çekingen yarı meraklı bakışlarla da olsa tüm duygular karşılıklıydı, bu çok belliydi. birbirimizi sevmiştik.
oğlumla konuşurken beni incelediğini biliyordum. çünkü fırsat buldukça ben de onu inceliyordum. bu kaçınılmazdı.
birbirlerine nasıl baktıklarını gördüm bir an, nasıl sıcak ve sevgi dolu. işte o an ‘evet’ dedim, ‘artık rahat bir uyku çekebilirim.’ aralarındaki sevgiyi hissetmek bana çok iyi gelmişti. tüm endişelerimden kurtulmuştum sanki. güzel bir rüyada gibiydim. esas güzelliği ise gerçek oluşundaydı.
birlikte uyumalarıysa beni sadece gülümsetti.
sabah erken uyanmıştım. bahçenin yüksek duvarlarını fark ettiğimde aylar önce gördüğüm rüyayı hatırladım. ve gözlerim gezindikçe salonun duvarlarında, rüyamın detaylarını.
yaşayan bir evdi burası, asla sıradan değil. ve sahibinin ruhunu yansıtan bir ev. birbirine takılı resimlere baktıkça duvarlarda, biraz daha tanıdım onu. minik notları, kağıt parçalarına yazılmış şiirleri, sözleri okudukça biraz daha.
sabahın erken saatlerinde yakaladığım bu yalnız anlar benim için hem çok keyifli hem çok anlamlıydı. eğlenceli bir oyun gibiydi sanki her şey. ben de onlarla çocuk olmuş ve büyüklerden gizli oynanan oyunlardan birinin içinde buluvermiştim kendimi, çevremdekilerden sakladıklarımla.
o günden bu güne bir yıldan fazla bir zaman geçti. aynı eve taşınıp birlikte yaşamaya başladılar. birbirimizi tanıdıkça daha çok sevdik. tatillere çıktık birlikte. sabahlara kadar filmler de izledik. uzun sohbetlerimiz de oldu, dertleştiğimiz de.
evet, ara sıra misafir oluyorum onlara uzak bir şehirden, ve paylaştığımız her şey benim için çok anlamlı.
o’nunla birlikte daha çok bilgilendiğimi söyleyebilirim eşcinsellik konusunda. kaos gl ile tanıştım. buluşmalar’a katıldım. yaşadıkları zorluklar ve mücadele ettikleri şeylere daha yakından tanık oldum.
geçen yıl homofobi karşıtı buluşma’da bir sergi vardı, yüzünü artık saklamak istemeyenlerin fotoğraflarından oluşan. hepsi çok etkileyiciydi. ama bir tanesini unutamıyorum. “annem, ‘bari yüzünü saklasaydın kızım’ diyor. daha ne kadar yüzsüz yaşayabilirim ki.”
bir anne olarak yaşadığım süreci düşündüğümde o anneyi de anlayabiliyorum. ama içimde giderek büyüyen bir duygu var ki; o da, haykırmak istediğim, belki de oğlumdan daha çok.
çünkü ayrımcılık düşüncesi üşütüyor ruhumu. bilgisizlikten kaynaklanan önyargılı yaklaşımlara dayanamıyorum. bu yüzden gizli yaşanmak zorunda kalınan durumlara da.
tüm bu yaşadıklarımız, başlangıçta gizli yaşanması gerektiği duygusu ile, zaman içinde beni de herkesten uzaklaştırmıştı. bir yandan da kafamda hep “insanların eşcinsellere ön yargılı yaklaşımlarını engellemek için ben ne yapabilirim” düşüncesi vardı.
en sonunda, yakın çevremde paylaşabileceğimi düşündüğüm kişilere, oğlumun da iznini alarak, yaşadıklarımızı anlatmaya karar verdim. kafamdaki şey şuydu: oğlumu tanıyan arkadaşlarım, yakınlarım zaten onu seven, ona değer veren insanlardı. amacım, eşcinselliğe hiç düşünmeden ya da farkında olmadan verilen tepkileri biraz olsun engellemekti. bir kişinin bile fikrini değiştirmek, onu bu konu üzerinde düşünmeye itmek, hem de tanıdığı ve sevdiği biri üzerinden düşünmesini sağlamak önemliydi bence.
çünkü biliyordum ki çevremdekilerin çoğu bu konuda yaşanan sıkıntının farkında bile değildi.
sonuç olarak, bugüne kadar aldığım tepkilerin hep olumlu olmasının benim açımdan gerçekten sevindirici olduğunu söylemek istiyorum.
küçük adımlarla da olsa kendimce bir çözüm bulmuştum. ve sevgi üzerinden anlatıldığında her şey hak ettiği karşılığı buluyordu.

nilgün kayalı
kaos gl 100. sayı, 2008

 

Reklamlar

Çocuğum Hayatımı Değiştirdi

Ben bir trans erkek annesiyim. Çocuğum 23 yaşında üniversite son sınıf öğrencisi. Üç yıl önce çocuğum bana : ‘Anne artık gerçeği gör ben aslında kız değil bir erkeğim dediğinde’ dünyam başıma yıkıldı, şok oldum, ne yapacağımı çocuğuma ne diyeceğimi bilemedim. Olamaz sen bir kız çocuğu olarak doğdun, her şeyin bütün organların tamamen kadın organı, yaratan kusursuz yaratmış, bunu sen nasıl değiştireceksin desem de çocuğum kararlı görünüyordu. Ne desem farklı bir savunmaya geçiyordu. Anne ben İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nde terapiye başladım, yedi ay sonra hormona başlayacağım, arkasından göğüslerimi aldıracağım, yok rahim ameliyatı olacağım, yok penis taktıracağım, sıraya koymuş, her şey bu kadar basitmiş gibi..
O anda dünyadan yok olmak istedim, evden bir iki saat uzaklaştım, gittim bir parkta oturdum. Gözlerimden yaşlar sel gibi akıyor, bir türlü sakin düşünemiyordum. Başımıza gelen neydi, nerde bir yanlış yapmış, çocuğumu iyi yetiştirememiştim. Aklıma intihar etmek bile geldi. Ben yaşamamalıydım çocuğumun çöküşünü görmemek için bu dünyadan yok olup gitmeliydim. Bir taraftan ben ölüp gidersem yavrum bensiz ne yapar, daha eline ekmeğini almadı, okumalıydı, iyi bir meslek sahibi olmalı ki ayakları yere sağlam basabilsin diye düşünüyordum. O kadar gel gitler yaşadım ki anlatacak kelimeler bulamıyorum. Babasıyla konuşmak için eve döndüm, ben gelene kadar onunla da konuşmuştu çocuğum. Babası bana sakin ol psikolog buluruz, kafası karışmış, tedavisi vardır mutlaka dedi…
Çocuğumu büyütürken hep bir terslik vardı. Ben bunu neden görememiştim, kendimi bu konuda çok suçluyorum. Yedi çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuyum, Bartın‘da doğdum, 15 yaşından beri İstanbul’da yaşamaktayım. 55 yaşındayım, babam çok erken vefat etti. Ben maddi manevi kardeşlerimden sorumluydum. Hem çalıştım hem ortaokulu hem liseyi dışarıdan bitirdim. Gazete ve kitap okurum. Haberleri mümkün olduğu kadar kaçırmam. Yani şunu vurgulamak istiyorum ben Anadolu’nun ücra köşesinde yaşamıyorum. Dünyada neler olur hep bilgi edinmeye çalışırım. Bülent Ersoy örneği hiç mi dikkatimi çekmedi. Galiba bu vb. konular insanın başına gelmeyince ilgi alanına girmiyor…
Çocuğum büyürken hiçbir zaman kız çocuğu gibi davranmadı. Hep bir erkek çocuğu gibi büyüdü. Ben yıllarca kuaförlük yaptım. Benim çocuğum hiç bana gelip bir gün saçını yaptırmadı. Bir kere kaşını, vücut kıllarını almadı, aldırmadı. Hep ben kıllarımı çok seviyorum derdi. Hep erkek ayakkabısı giyerdi. Babasının kıyafetlerini giyerdi cogu zaman. Yazlık komşularım bana kızarlardı; ‘kızına güzel kıyafetler alsana, çok güzel kızın var, Beymen’den giydir çok yakıştığını görecek o zaman kız çocuğu gibi giyinecektir der’ takılırlardı. Keşke bu kadar basit olsaydi…
Lisedeyken bir gün öğretmenler beni okula çağırdılar. Bana, çocuğumun kızdan çok erkek gibi davrandığını, onu doktora götürmemizin uygun olacagini soylediler. Ben de zaten vücudu aşırı kıllı o yüzden götürmek istiyordum. Onu bahane ederek, iyi bir hastanede, kadın doğum uzmanı ve hormon doktoru buldum. Kontroller ve bir sürü tahliller yapıldı. Tabi ben onlar bu çocuk hep erkek gibi giyiniyor hep şapka takıyor, öğretmenlerden eleştiri aliyorum, neden kız gibi değil benim çocuğum dedim. Doktorlar hormonlarindaki erkeklik ve kadınlık hormonu aynı seviyede olduğunu, ilerde kadınlık hormonun yükselecegini soylediler. Ben de, Allah biliyor ya hiç bu konuyu, yani kadınlık hormonu erkeklik hormonu nedir ne değildir hangisi yüksek olursa kendini öyle hissedersin bilmiyordum. Kadınsan kadın, erkeksen erkeksindir. Ancak çocuk sahibi olamazsan hormonlara bakılır olarak bilirdim. Beynini ne yönde çalıştırırsan o yönde hormon yükselirmis, bunu bilmiyordum.
Çocuğunu kız olarak doğuruyorsun ama içinde erkek yaşıyormuş. Alışık olmadığın bir durumla karşı karşıyasın. Ben şimdi hem çocuğuma, hem de topluma karşı ne yapmaliydim. Okuldaki durumunu öğrenmek için çocuğumun okumakta olduğu üniversiteye gittim. Bölüm başkanı, çocuğunuz buradaki çocukların çoğundan daha saygılı, çok iyi bir çocuk yetiştirmişiniz dedi. Ben gözyaşları içinde çocuğumun durumunu anlattım, bayılma noktasındaydım. Benim gözyaşlarıma dayanamayan bolum başkanı, psikologlarını arayarak konuşmaya çağırdı. Psikolog böyle çocukların çok olduğunu, Anadolu’nun her yerinden çapa tıp fakültesine terapiye geldiklerini söyleyerek beni CETAD’a (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) yönlendirdi.
CETAD benim gibi çocukları olan ailelerin gittiği bir yerdi. Psikiyatr Dr. Nesrin Yetkin ve Psikiyatr Dr. Seven Kaptan, bu hormonal, genetik ya da ruhsal bir bozukluk mu? Geçici bir ergenlik problemi mi? Bu bir hastalık mı? Bunu tercih mi ediyor, neden tercih ediyor? Arkadaşlarının etkisiyle mi böyle oldu? Anne baba olarak ihmalkâr ebeveynler miydik? Küçükken birinin tacizine mi maruz kaldı ya da başına kötü bir şey mi geldi? gibi konularda bizi bilgilendirdiler.
Uzmanlardan destek alarak bilgilendim, sorularıma cevaplar buldum. Orada çok güçlü, bana kucak açip destek olan, çok candan yedi, sekiz aile vardı. Onların güçlü duruşu bana da güç verdi. El alem ne der korkusunu ve endişesini zamanla aşıp çocuklarımızı koşulsuz sevmeyi öğrendim. En önemlisi insanın kızı ya da oğlu olmuyormuş çocuğu oluyormuş onu öğrendim… LİSTAG(Lambda İstanbul Aile Grubu)’taki arkadaşlar, Günseli Dum, Sema Yakar, Pınar Özer, Hakan Yakar, Ömer Ceylan, Şule Ceylan, Zeki Yalçınoğlu, Nilgün Yalçınoğlu, hepsi bana kucak açtılar çok yardımcı oldular. Hepsine ayrı ayrı sonsuz teşekkür ederim. CETAD çok önemli bir kurum, gönüllü psikiyatr doktorların toplumu bilgilendirmeleri açısından çok faydalı buluyorum iyi ki böyle bir kuruma rastladım, şükranlarımı sunuyorum…
Şimdi, ben de onlar gibi, bu acımasız toplum çocuklarımızı hırpalamasın diye mücadeleyi seçtim. Benim gibi çocuklarını öğrenmiş, ebeveynler için Listag’tayim. Benim çocuğum gibi olan çocuklar için görünür olmayı sectim. Toplumda farkındalık yaratmak için mücadelede ben de varım. Benim çocuğumu ilk önce ailem dışladı. Bu bana çok acı verdi, canım yandı. Benim canım evladım gözünün içine bakmaya kıyamadığım evladım, zaten uzun yıllar tek başına acı çekmiş, o yaşına kadar bendeki farklı durum nedir diye kendini sorgulamış. Ne olduğunu anladığında biz ona kız gibi davran dedikçe bizden onu sokağa atarız diye korkmuş. Neden sokağa atılma korkusu yaşadığını sordugumda, kendi durumunda olan bir suru cocugun aileleri tarafindan sokaga atildigini soyledi. Ne acıdır ki, cinsel yönelimleri yüzünden sokaga atılan çocukları ben de yeni öğrenmiş bulunuyordum. Bir anne, baba çocuğunu sokaga atarsa toplum nasıl kabul etsin? Ailelerin çocuklarının yanında yer alması şart, bizler ne kadar çocuklarımızın yanında dik durur, görünür olursak toplum da farklılığa alışacaktır.

Being a Transgender’s Mother in Turkey

http://gaysofturkey.com/2012/11/13/being-a-transgenders-mother-in-turkey/

SPoD ve LİSTAG Heyeti TBMM’de

Çarşamba, 27 Haziran 2012
Haber: Kaos GL
SPoD Yönetim Kurulu Başkanı Sedef Çakmak İle SPoD Siyasi Temsil Alan Koordinatörü Erdal Demirdağ ve LİSTAG LGBT Aileleri İstanbul Grubu üyeleri Pınar Özer ile Şule Ceylan’dan oluşan heyet 25-27 Haziran tarihleri arasında TBMM’ye gerçekleştirdikleri ziyaretin 2. Gününü tamamladılar.
Heyet üyeleri TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun CHP’li üyeleri Atilla Kart, Rıza Türmen, Süheyl Batum, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce ile CHP Milletvekilleri Aykan Erdemir, İlhan Cihaner, Binnaz Toprak, Hüseyin Aygün ve Musa Çam’a LGBT’lerin hukuki taleplerini ilettiler.
26 Haziran Salı günü ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşen heyet üyeleri anayasa başta olmak üzere LGBT hakları konusunda CHP’nin desteğini beklediklerini ifade ettiler.  Toplumun bu konular hakkında eskiye nazaran artık daha rahat konuşabildiğini, bunun bir insan hakları olarak dünyada kabul edildiğini söyleyen Kılıçdaroğlu; AB Uyum yasaları çerçevesinde LGBT haklarının bizim yasalarımız altında korunması sürecinin de yakın zamanda yaşanacağına inandığını ve bu konuda partilerinin bir çalışma içinde olduğunu belirtti.
SPoD ve LİSTAG üyelerinin görüştüğü BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan ve TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun BDP’li üyesi Altan Tan ve BDP Milletvekili Sırrı Sakık ise BDP’nin LGBT hakları konusundaki tutumunun devam edeceğini söylediler.
Heyet MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ile de görüşerek Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda “eşitlik” maddesinin yazımında ortaya çıkan durumdan rahatsızlıklarını iletti.
SPoD ve LİSTAG üyeleri bugün (27 Haziran) 14:00’da mecliste bir basın toplantısı gerçekleştirecek. 10:00’da ise AB Delegasyonu ile bir araya gelecekler.

Dr. Seven Kaptan: Eşcinselliğin Tedavisi Olsa, Heteroseksüeller de Eşcinsel Yapılabilirdi!

Pazartesi, 25 Haziran 2012
Haber: Kaos GL

“Sözde tedavi yöntemleri işe yaramadığında da sözde terapistlerin argümanı şu olur: ‘Sen yeterince istemedin.’ Bu çok riyakâr bir söylem, sırtını yasladığın yöntem işlemiyor ve sen suçu karşı tarafa atıyorsun.”

25 Haziran’da başlayıp 1 Temmuz Pazar günü Taksim’de Onur Yürüyüşü ile sona erecek 20. İstanbul LGBT Onur Haftası öncesinde, LİSTAG’da üç senedir gönüllü terapistlik yapan Psikiyatr Seven Kaptan anlatıyor…

Hem LGBT bireylerin, hem de ailelerin geçirdiği süreçleri anlatan Dr. Kaptan ile T24’ten Hazal Özvarış görüştü: Aile grubunun yanı sıra Homofobi Karşıtı Ruh Sağlığı İnisiyatifi’nde eğitmen terapist olan, uzmanlık tezini transseksüel bireyler hakkında yazan Kaptan’a eşcinselliğin abc’sini sorduk.
Eşcinsellere duyulan nefret, homofobi neden kaynaklanıyor? 
Baştan söylemek lazım, “eşcinsellerden nefret eden birisi içten içe eşcinseldir” gibi bir söylem yanlış. Böyle durumlar mevcuttur, hatta bazı nefret cinayetleri bundan kaynaklanıyor olabilir. Ama asıl neden, “ataerkil sistemin parçalanmasına müsaade etmeyeceğiz” diyen “kurtarıcılık”ta yatıyor. Doktor Sinan Düzyürek’in durumu açıklayan bir ifadesi var: “‘Becerme’ gücü sende varken bundan vazgeçip senin kendini ‘becertmen’ patriyarkayı sarsan bir durum.”
O yüzden erkek eşcinselliği daha çok yargılanır; kadın eşcinselliğine,  görünmezliğini ya da erotik nesne olması dolayısıyla, ortada bir penis de olmadığı için “Aman canım ne olacak ” denilir ve küçümsenir. Eşcinsellik ataerkil insanlar arasında kabullenilir olduğu zaman herkesin bunu yapabileceği, dolayısıyla homofobinin temelinde olan soyumuzun tükeneceğine dair fantastik kaygılar da var.
Peki, mesela eşcinsellerin öpüştüğünü gördüğünde veya sadece eşcinsellik kelimesi duyduklarında insanların zihninde neler dolanmaya başlıyor da nefret çıkıyor?
Eşcinsel görünce, insanların ilk aklına gelen şey cinsellik. “Eş” kısmını bırakıyorsun ve “cinsellik” kısmına takılıyorsun. Bir çift görünce “Bunlar nasıl sevişiyor”, “Ne kadar iğrençler”, “Sapıklar”, “Ne kadar ahlaksızca bir şey yapıyorlar” fikirleri dönmeye başlıyor. Sanki eşcinsellerin talebi buymuş gibi, “Bir de uluorta yapmak istiyorlar” diyorlar. Bir heteroseksüel için eşcinsellerin cinsel birlikteliği yadırgatıcı olabilir ama aynı şey bir eşcinsel için de geçerli. Fark, çoğunluk olmanın getirdiği güçle, öfke de barındıran “bunlar olmamalı” arzusu.
Buradaki homofobinin temeli müdahale mi, yoksa olumsuzlayarak geçip gitmek de homofobik bir durum mu? 
Şiddet, homofobinin en uç noktası. İlla fiziksel müdahale olmasına gerek yok, sözel şiddet kapsamına giren “cık, cık, cık” ifadesi de homofobiktir.
Bunu yapan bir eşcinsel de olabilir mi? 
Tabii ki, eşcinseller de homofobiden arınmış insanlar değillerdir. Hatta pek çok eşcinsel bireyin açılmayla ilgili sıkıntılı döneminin özünde homofobiyle baş etme süreci yatar. Birey, yavaş yavaş kendisini kabullenir. Eşcinsel olunca ailen, toplum, kendin gibi birçok alanda çatışma yaşıyorsun. Ezberini bozuyorsun, heteroseksüel birey bu çatışmalardan geçmediği için dışarıdan biri olarak yargılayabilmesi çok kolay oluyor.
Transla veya eşcinsel biriyle seviştikten sonra onu öldüren adamın kafasından geçen ne? Hıncı kime?
Aslında kişi, gizlemeye çalıştığı yönünü yok ediyor; çünkü karşısındaki bunu görünür kılıyor. İnsanı öldürmek için yapılan darbe bir veya ikidir. Ama nefret cinayetlerinde yapıldığı gibi birini 60 kez bıçaklıyorsa, burada nefret edilen karşısındaki insan değil, kişinin kendisini projekte ettiği şeydir, kendi görünürlülüğüdür.
Nefret ettikleri görünürlüklerinin tekrar nerede, nasıl çıkacağının belli olmayacağı düşünüldüğünde bu kişiler, potansiyel seri katil grubu mu oluşturuyor?
Seri katillikte bir sürü başka psikopatoloji vardır. Kişi her seferinde öldürür mü, öldürmez mi ya da tamamen bastırarak mı yaşar bilemeyiz. Ama Türkiye gibi homofobik toplumlarda seri cinayetler vardır ve bu bir halk sağlığı sorunudur.
Filmi biraz başa sarsak, eşcinsellik derken neden, kimden bahsediyoruz? Sadece cinsellik değilse, bir kimlik inşasından mı? 
Aslında, evet. İnsanlar 24 saat sevişmez ama cinsel yönelim tam zamanlıdır. Partnerinin olması, onunla yemeğe çıkman, el ele tutuşman, ailenle tanıştırman, sosyalleşmen, bunların hepsini barındıran bir durumdur eşcinsellik. Ancak gündelik hayatın bir kısmında yatak odanı barındırırsın. Heteroseksüeller nasıl sabah kalktıklarında “Hadi bakalım, kalkıyoruz, heteroseksüeliz bugün” diyerek yaşamıyorlarsa, eşcinseller de farklı yaşamıyor, işine gücüne gidiyorlar. Eşcinsellik denilince önce cinsellik algılandığı için tabuya dönüşüyor.
Cinselliğin zaten tabu olduğu bir yerde, biz bir azınlığın cinselliğinden bahsediyoruz. Hâlbuki o, hedefleri, istekleri, endişeleri olan bir birey olarak algılandığında cinsellik sıradan bir alan olarak kalacak. Herhangi bir heteroseksüel, başka bir heteroseksüel çifte bakarken “Bunlar nasıl sevişiyor” diye düşünmüyorsa, eşcinseli de bu şekilde düşünmediği zaman bakış açısı normalleşecek.
Peki, bir eşcinsel, eşcinsel olduğunu ne zaman, nasıl öğreniyor? 
Karıştırılan kavramları açarak gitmek lazım. Doğduğumuz zaman dışardan görülen cinsel organlarımızla belirlenen bir biyolojik cinsiyetimiz var. Bebek kız ya da erkektir. 2-3 yaşlarına geldiğinizde çocuğun “Ben kızım”, “Ben erkeğim” duygusunun oluştuğu cinsel kimliği ortaya çıkıyor. Tabii bunu basın açıklamasıyla söylemiyor da birtakım davranışlarıyla belli ediyor.
Çoğunlukla, kişinin biyolojik cinsiyetiyle cinsel kimliği aynı olur. Yani, kız cinsel organlarına sahiptir ve “Ben kızım” der. Ama kabaca erkeklerde 10 binde 1, kadınlarda 30 binde 1 gibi bir oranla biyolojik cinsiyet ile cinsel kimlik farklılaşır. Bu farklılıkta da transseksüellikten bahsedebiliriz.
Buradan devam edersek, yaklaşık 5-6 yaşlarında ilk defa birisinin diğerine göre senin için daha özel olduğunu fark ettiğin zaman belirginleşmeye başlıyor cinsel yönelim. Ki bu ilgi ilkokul çağında öğrencilerin birbirlerinin eteğini, kemerini çekiştirmeleriyle de gösterilebilir. Kişinin ön ergenlik ve ergenlik süreçlerinde romantik ve cinsel arzularını yönlendirdiği kişi hemcinsi ise eşcinsel, karşı cinsten ise heteroseksüel yönelimde olduğunu söyleyebiliriz. Eğer birey her iki cinsiyete de arzular duyuyorsa biseksüel yönelimlidir. Bu üç cinsel yönelim de birbirlerine eşit uzaklıkta ve normalliktedir.
Eşcinselliğini veya biseksüelliğini fark eden bireyin ailesi sürece nerede dâhil oluyor ve müdahale etmeye çalışıyor? 
Çocuğunu psikiyatriste götürebiliyor, ama önüne geçebilecekleri bir süreç değil bu. Öyle bir şey olsa bir heteroseksüeli de eşcinsel yapabilmemiz gerekirdi.
AKP’li bazı vekiller, eşcinsellerin hakları tartışılırken BDP’li Sırrı Süreyya Önder’in  “Ya sizin çocuklarınız eşcinsel olursa” sorusunu “Hastaneye götürürüz” diyerek yanıtladı. Tedavi mümkün değilse, bu hastanelerde ne yapılıyor?
O hastanelerde tedavi niyetine sunulan şey bastırma mekanizmalarının kuvvetlendirilmesi. Zaten çocuk yıllardır bunu yapmaya çalışıyor ve bir yerden sonra da bu mekanizmalar işlemiyor. Ergenler arasında LGBT bireylerin intihar oranı, heteroseksüel akranlarına göre çok daha fazladır.
Bir rakam var mı? 
En az üç, dört kat daha fazla. Bizim Türkiye’deki transseksüellerle yaptığımız çalışmada kontrol grubuna göre çok belirgin intihar oranları vardı. Sizin sürekli bastırmaya çalıştığınız ve suçluluk duyduğunuz bir özelliğiniz varsa, bunun insanı nasıl yiyip bitireceği, ruhsal sıkıntılara sokacağı aşikârdır.
Yaşanmayan, bastırılan cinselliğin intihar dışında kişinin karakterine, psikolojisine etkisi ne?
Gizlediğiniz bir eşcinsellikle yaşamak sanılandan çok daha yorucu bir şey. Hayatınızı ikiye ayırmak ve mütemadiyen yalan üretmek zorundasınız. Bir insan bir hayata kaç yalan sığdırabilir ve tüm bu yalanları nasıl aklında tutabilir? Bunun sonucunda depresyon, anksiyete, alkol, madde bağımlılığı gibi ruhsal sorunlar çıkar.
Peki, bu merkezlerde eşcinselliklerini bastırmaları için kişilere ne öneriyorlar?
Doktorlar, çocuk bu süreçleri yaşarken hiç aklına getirmemiş gibi, heteroseksüel varsaydığı tarafını güçlendirebilmek için babayla daha yakın ilişki, kızlarla flört için destekleme gibi yöntemler öneriyor. İran’da eşcinsel olduğunuz için idam ediliyorsunuz. Bir yanda ölüm, bir yanda da hiç kimsenin sana dokunmadan yaşayacağın bir hayat varken insanın toplumca istenmeyen bu özelliğini ne kadar kuvvetle bastıracağını ve bu konuda ne kadar “yaratıcı” olacağını tahmin edebiliriz sanırım.
İran’da bir ihtimal de devlet fonuyla cinsiyet değiştirmek.  
Evet, “Eşcinsellik kabul edilemez ama transseksüellik kabul edilebilir” diyorlar, çünkü iki erkeğin ya da iki kadının bir arada yaşaması o sistemi sarsacak olandır. Transseksüellikte yine bir kadın ve bir erkek bir arada yaşar. İran bu sistemle feodal yapısını korumaya çalışıyor.
Türkiye’de ise toplumsal normları pekiştirmeye çalışıyorlar. Toplumun üzerinize kocaman bir küre gibi çöktüğünü düşünün, siz küçücük kalıyorsunuz ve bu yapıyı yıkmaya çalışıyorsunuz ama nefes alamıyorsunuz. Yavaş yavaş “Aslında hastalık değil”, “Ben yalnız değilim” derken, bu yöntemlerle üstünüze bindirilen küreye katlar koyuyorlar: “Yapabilirsin, heteroseksüel olabilirsin” diyorlar. Ama kimse heteroseksüel olmuyor. En fazla kişinin, eşcinsel yönelimini görmezden gelmesini veya cinsel davranışını değiştirip karşı cinsle birlikte olmasını sağlayabilirsiniz ama aslında değişen bir şey olmaz. Göz rengini değiştirmek için lens takmak gibi bir şey. Bu sözde tedavi yöntemleri işe yaramadığında da sözde terapistlerin argümanı şu olur: “Sen yeterince istemedin.” Bu çok riyakâr bir söylem, sırtını yasladığın yöntem işlemiyor ve sen suçu karşı tarafa atıyorsun. Bunu dediğinde o insana ne olur, ne düşünür? Kurtulamadığın bir durumda ne yaparsın? İntihar edersin. Kendini yok edersin.
Bu uygulamalar İstanbul’da, özel hekimler tarafından mı yapılıyor? Türkiye’de ne kadar yaygın?
Aslında dünyanın ciddiye almadığı yöntemler. Ama muhafazakâr ülkelerde kendilerine yer bulup rant sağlamaya çalışan insanlar, hiçbir etiği olmadan yaklaşık 40 yıllık bilimsel bir tecrübenin yapılmamasını şiddetle söylediği bir şey yapıyorlar.
Teorilerini Robert Spitzer isimli bir doktorun araştırmalarına dayandırıyorlar. Spitzer,  aslında 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Derneği’nin kullandığı tanı kılavuzunda eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkarılmasında öncü rol oynayan bir doktor. Ancak, diğer taraftan aynı doktor eşcinsel olmak istemeyenlerin terapilerle değişebileceğini söyler. Bugün “onarım terapisi” dedikleri yöntemi de Spitzer’in çalışmalarına dayandırırlar. Ancak, birkaç ay önce Spitzer bir açıklama yaptı ve “Eşcinselliğin tedavisi yoktur, çünkü bir hastalık değildir. Önceden bazı eşcinsellerin değişebileceğine dair düşüncem tamamen bir yanılgıymış, tüm eşcinsellerden özür dilerim” dedi. Böylece Türkiye’de de uygulanan bu yöntemlerin temel bilimsel dayanağı çökmüş oldu.
Türkiye’de eşcinselliği tedavi ettiğini ileri süren doktorlar kim, kaç kişiler?
Sayıları net bilmiyorum ama birkaç psikolog ve bir tıp doktoru olduğunu biliyorum. Yakın zamanda birkaç kişi daha çıktı. Sonuçta bir rant alanından bahsediyoruz.
Bu terapistler, “onarım terapisi”ni intihara yol açacağını göz ardı ederek mi uyguluyorlar?
Onlar yardım ettiklerini düşünüyorlar ve buna inanarak yapıyorlar ama önümüzde bunun böyle olmadığını gösteren bir külliyat var. Bu değiştirilemeyecek olan değiştirmeye çalışmak, biraz da Tanrı’yı oynamaktır.
Hiç bu “tedaviler”den çıkan biriyle görüştünüz mü? 
Aile grubunda çocuğunu “değiştirmek” için götürmüş olan aile bireyleri vardı. O dönem buna çok inandıklarını ama aslında para tuzağı olduğunu söylüyorlar.
Durumu iyi olmayan aileler kredi çekip mi gidiyorlar? 
8 kredi kartı bitiren bir annemiz vardı. Boşanmış ve tek başına yaşayan bir kadın, şu an transseksüel kızıyla çok mutlu.
Peki, eşcinsellik neden hastalık değil?
Çünkü cinsel yönelimimiz, bizim doğuştan getirdiğimiz bir özelliğimizdir. Tarihsel süreçte önce din yasaklıyor, sınırları otorite olarak din koyamadığında da modernleşme ile birlikte tıp işin içine giriyor. Uzun bir süre eşcinsellik de, pedofili de, transseksüellik de, transvestizm de cinsel parafililer grubunda yer aldı. 1960’larda başlayan özgürleştirici hareketle birlikte, özellikle eşcinsellerin haklarını savunmaya başlamalarıyla birtakım bilimsel çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu araştırmalardan önce elektroşok, beyin ameliyatları, hormon tedavileri, cinsel organ transplantasyonu, tiksindirme tedavileri gibi işkence diyebileceğimiz bir sürü yöntem uygulandı ve sonuç değişmedi.
Hastalık olmadığının kanıtı sonucun değişmemesi mi?
Hayır, hastalık olmadığının kanıtı bu değil. Ama hastalık olduğuna dair bir argüman da yok. Bir şeyin hastalık olması için, kişinin işlevselliğini bozması lazım. 1960’lardan itibaren bilimi öncelleyen psikolog ve psikiyatristler, kişinin psikopatolojisini değerlendirmek için psikometrik materyallerden yararlanarak birtakım testler yapıyorlar. Bir grup eşcinsel ve bir grup heteroseksüeli alıyorlar; ardından bu grupları testlerden geçiriyorlar. Test sonuçlarında iki grup arasında psikopatolojik bir fark olmadığı görülüyor.
Bu durumda neye dayanarak “hastalık” diyoruz sorgulanması başlıyor ve “hastalık” tanımının bilimsel değil, ahlaki temelli bir söylem olduğu sonucuna varılıyor.
Sizin uyguladığınız yöntem nedir?
Dünyada yaygın olarak kullanılan “olumlayıcı terapi” uyguluyoruz. Şunu belirtmek lazım, bize gelenler de “Cinsel olarak erkeklerden hoşlanıyorum, bunu istemiyorum. Beni değiştirin” diyerek geliyor. Çünkü onlarda da eşcinselliğin “hastalık” olduğu bilgisi var.
Önce birtakım bilgilendirmelerde bulunuyoruz. Eşcinsellik, biyolojik cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel kimliğin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu anlatıyoruz. Buradan yola çıkarak bilimde eşcinselliğin bir hastalık olmadığını anlatıyoruz. Bunu duymak kişiyi birden bire rahatlatmıyor, hatta “Nasıl yani, değişemeyecek miyim?” diye daha da sıkıntı yaratabiliyor.
Biz bu terapi sürecinde bireyin cinsel yönelimini değiştirmek istemesine neden olan toplumsal yargıları çözümlemesinde ve kimlik kabulünde yardımcı oluyoruz. Çünkü “Ötekileştirilmeyeceğin bir toplumda eşcinselliğini değiştirir miydin” sorusuna hepsi hayır veriyor.
Peki, Türkiye genelinde psikiyatristlerin yaklaşımı “onarım”a mı yoksa “olumlayıcı” tedaviye mi yatkın?
Cinsellik alanında maalesef doktorlar da toplum geneliyle benzer normları paylaşılıyor. Ama dönüştürücü terapi uygulayan insan sayısı az.
Yaptığımız toplantılarda, psikiyatri derneğinde, Cinsel Eğitim ve Tedavi Derneği’nde (CETAD) de terapistlere şunu diyoruz: “Bu özel grupla çalışmak istemeyebilirsiniz, ama en azından kişiye doğru bilgiyi, yani eşcinselliğin hastalık olmadığını bilgisini verme sorumluluğunuz var” diyoruz. Çünkü ilk etaptaki tepki önemli.
LİSTAG’ın kapısını çalan aileler size hangi sorularla geliyor?
Toplantıya gelmeden önce diğer aile üyeleri tanışmışlıkları oluyor. Aile grubumuzdaki “kıdemli” aileler birtakım bilgiler veriyorlar. Toplantıda da kendi hikâyelerini anlatıyorlar, sonrasında da sorularını soruyorlar: “Bu bir hastalık mı?”, “Değişebilir mi?” Suçlu arama durumu oluşuyor ve “Ben nerede hata yaptım?”, “Boşandım ondan mı oldu?”, “Çocukken bir kere kafasına vurmuştum o yüzden mi transseksüel oldu?” gibi sorular soruyorlar. Biz de “Eşcinselliğin bilinen bir nedeni yok; ama neden olmadığını biliyoruz. Yaptığınız yanlış bir şey yok” diyoruz.
Çünkü aileler, başlangıçtaki kabul aşamalarını yas süreci olarak yaşıyorlar. Bu süreçte de ilk önce şok ve inkâr yaşanıyor. Bir şeyi yüz kere sorabiliyorlar, çünkü aynı şeyi yüz kere duymaya ihtiyaçları oluyor. Devamında kabullenme aşaması geliyor. Yavaş yavaş çevrelerine açılıyorlar,  çocukları ile iletişimleri düzeliyor. O yaşına kadar ailesine yalan söylemek zorunda kalan çocuklarıyla artık rahat bir şekilde konuşabiliyorlar.
Ailenin reddetmesinin muhtemel sonuçları ne?
Onlar için en önemli şeyi, çocuklarını kaybediyorlar. Çoğu aile, çocuklarının açılması ardından “Tamam ama bir daha da bu konu konuşulmayacak” diyerek çocuğunun yaşadıklarını bastırıyor. Hâlbuki o görünmez duvar gün geçtikçe aile ile çocuklarını birbirlerinden daha çok koparır. Siz en yakını olması gerekirken en uzağı olursunuz. “Çocuklar dolaptan çıkar, aileler dolaba girer” diye bir tabir vardır. Çocuklarının cinsel yönelimlerini kabul edemeyen aileler, yersiz utancın altında ezilir ve gittikçe yalnızlaşırlar.
Peki, sizlere gelen ailelerin portresini nasıl çizersiniz?
Ortak bir portre yaratmak zor, çünkü örneğin doktor da var, hiç eğitim almamış kişiler de. Eğitim düzeyi durumla baş etmeyi kolaylaştırır, diyemiyorum çünkü yapılan bir araştırmaya göre akademisyenler en homofobik grup. Bunun yanında hiç eğitim almamış bir anne “O benim çocuğum, Allah onu öyle yarattı, çocuğum yanlış bir şey yapmadı” diyerek çocuğunu sahiplenebiliyor. Başa çıkma mekanizmaları aileden aileye değişiyor.
Çocuğun kız veya erkek olması durumu değiştiriyor mu?
Farklılıklar olabiliyor. Lezbiyenliğin daha kolay kabul edilebileceği düşünülür; ama çok sıkıntılı lezbiyen anne ve babaları da olabiliyor. Ama transseksüeller ile ilgili yaptığım tez çalışmasında, kadın transların, yani erkekten kadına geçiş yapan bireylerin, önce ailenin kadın üyelerine açıldıklarını gördük. Mesela erkek translar, aileye açılırken kadın translara göre çok daha erken yaşlarda açılıyor.
Dindar ailelerin eşcinsel çocuklarına yaklaşımlarında nasıl farklılaşmalar ortaya çıkıyor?
Kendi başa çıkma yöntemlerini buluyorlar, “Rabbim öyle yaratmış” diyor bir anne. Zaman zaman “Günah mı, değil mi” soruları geliyor, ama biz din bilgini değil, doktor olduğumuzu vurgulama ihtiyacı duyuyoruz. Bu konuda araştırma yapmış insanların yazdıklarına yönlendiriyoruz. Örneğin aileleri bir kez bu konuda araştırma yapmış Psikolog Mahmut Şefik Nil ile buluşturmuştuk.
Peki, örneğin başörtülü bir lezbiyen ütopya mı?
Bence değil, benzer bir şekilde Müslüman gey de ütopya değil. Din çok bireysel bir konu.“Transım ve kapalıyım” diyerek yaşayan kadın translar da var; inancı sağlam, beş vakit namazında olan geyler de. Kendi camialarında yadırganabiliyorlar ama onların da bir şekilde dayanışma kurdukları alanlar var. O yüzden bence bir ütopyadan bahsetmiyoruz.
Bugün eşcinseller cinselliklerini özgürce yaşayabiliyor mu?
Hayır. Gizli ve görünmez olmalarından belli bunu yaşayamadıkları. Bir restoranda çok rahat el ele tutuşan, öpüşen bir heteroseksüel çift görebilirsiniz, ama eşcinselleri göremiyorsak özgürlükten bahsedemeyiz.
Kent ve kırsal arasında özgürlük ekseninde nasıl bir değişkenlik var?
Kırsaldakiler daha özgür olacaklarını düşünerek kente gelmeye çalışıyorlar. Eşcinsel barlar var; ama ben sırf cinsellik üzerinden insanların sosyalleşmelerini çok sağlıklı bulmuyorum. Böyle yerler muhakkak olmalı ama örneğin “gay friendly” dediğimiz mekânlar da olmalı. Ancak kırsalda bunların hiçbiri olmadığı için, özellikle baskının daha fazla olduğu yerlerden cinselliğini yaşamak için büyük şehirlere gelen kişiler var.
Fotoğraf: Hasan Hüseyin Şehriban Karabulut / 3. Trans Onur Yürüyüşü, İstanbul

Yorgun Ama Mutlu Son

Benim ve kızımın hikâyesini 2009 yılında yazmıştım ve sizlerle paylaşmıştım.

O yazımda kabullenişimden, şoklarımdan, küçük bebeğimi nasıl büyüteceğimden, endişelerimden ve kaygılarımdan söz etmiştim. Sonraki süreçleri ve mutlu son’a gelene kadar kızım ve ben başka bir süreçten daha geçtik.

Bu süreci ve tecrübelerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz LİSTAG’ın (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) misyonu çocuğu veya yakını LGBTT olan bireyi anlamak, onu koşulsuz sarmalamak, bilgilenmek ve AİLE’yi yapıcı bir çatı altında toplamak. Çocuklarımızın üretken ve sağlıklı olmasına çalışmak.

Biliyoruz ki cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim kişiliğin en detay kısmı. Bizi biz yapan nice özelliklerimiz var, tıpkı bizi biz yapanın sadece heteroseksüel olmamız olmadığı gibi. Her birimizin kaşı, gözü farklı ya da eksikleri, fazlalıkları var. Çocuklarımızı biz dünyaya getirdik, onları anlamak, en iyi şekilde yetiştirmek ve koşulsuz sevmek bizim sorumluluğumuz. Yani, biz EBEVEYNLERİN görevi. Çocuklarımız bize “ben transım ya da ben eşcinselim” dediğinde “ELALEM NE DER?” sorusu beyine giden ilk iletidir. Bu ileti ebeveynin en sancılı sürecidir çünkü bizler hep “elâlem ne der?” ile yaşadığımız için, sancılar ve sıkıntılar yaşarız ve yaşatırız. Gerçekten translığın ve eşcinselliğin bir var oluş şekli olduğunu bilsek, sapıklık olmadığını, özenmek olmadığını bilsek ve bu konularla ilgili bilgi sahibi olsak kimseye cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi ne olursa olsun şiddet uygulamayız. Uygulatmayız.

Çocuklarımızı sokağa atmak değil, kaçmak değil, böyle bir şeyi yok saymak değil, itmek değil, aşağılamak değil, uyuşturucunun kollarına atmak değil, öldürmek değil, intihar etmelerine yol açmak değil. Birey iç huzursuzluğu çekerken ailelerine, çevrelerine, okullarına, işlerine, sosyal yaşamlarına adapte olmaya çalışırken trans bir bebeğe nasıl destek olunur? Sosyalleşmesine nasıl yardımcı olunur? Trans bebeğin kendisini sevmesi için, öfkesiz, huzurlu ve üretken bir birey olabilmesi için nasıl destek olunur? Huzursuz, bastırılmış bir birey toplumda çok tehlike yaratmaz mı?

Ötekileştiren, küçümseyen kişi ve kurumlara(aile çevresi, okul, adliye, hastane, yaşanan semt, iş, kafe, sinema, vs) karşı nasıl ayakta durulur? Trans bebeğimiz tüm bunlara karşı nasıl ayakta tutulur? AİLE denen en kutsal kurum nasıl dağıtılmaz, nasıl yok edilmez bunun gayreti içinde olmak gerekiyor.

Kızım bana açıldıktan sonra üniversiteyi kazandı. Halen hiç sınıfta kalmadan okuyor. Okulda onu ötelemeyen arkadaşları olduğu gibi onu zaman zaman kıran, boynunu büktüren, ağlatan arkadaşları da oldu. Burada önemli olan kendiyle barışık olmasıydı. Ona o gücü, kuvveti biz ebeveynler verebiliriz. Yanlarında olduğumuzu bilmelerini sağlayıp, onlara herkesin zaman zaman birileri tarafından üzüldüğünü anlatabiliriz. Ben bebeğime bunu anlatmaya çalıştım, kendini sevmesi için var gücümle destek verdim.

Tıbbi uyum süreci bittiğinde, hukuki süreci başladı. İsim değişikliği ve ameliyat olabilmesi için kanunda yazan şartları yerine getirdik. Bu süreçlerle tek tek ben ilgilendim. Hep ben kızımın önünde oldum. Bir evrak uzatılırken “benim kızım transseksüel, ben annesiyim” dedim, hastane işlemlerinde doktorlara “kızım transseksüel ben annesiyim” dedim. Bilmenizi isterim ki her zaman, her yerde (okul hariç) kızımın önünde oldum. Kimseden ötekileştirilme yaşamadım, benimle olduğunda kızım da yaşamadı. Ben evladımla gurur duydum, bana yalan söylemedi aksine benden yardım istemişti. Yardım ettim, ediyorum, edeceğim. Hiçbir zaman “ELALEM NE DER?” iletisini beynime göndermedim. Hep çocuğuma ve onun geleceğine ne kadar ve nasıl yardım yapabilirim diye çalıştım, çalışıyorum.

Mahkemeden cinsiyet değiştirme iznini aldıktan sonra cinsiyet değişikliği ameliyatını yapacak olan doktorumuzdan randevu aldık. Uzun uzadıya konuştuk. Kızım babasıyla görüştü. Babası maddi yardım yapacağını söyleyince bebeğim çok sevindi. Artık bedeni ve ruhu birbirine tamamen uyacaktı.

Ben de onun kadar sevinçli ve heyecanlıydım çünkü 2006’dan 2011’e kadar uzun bir hamilelik dönemi yaşadım. Derken ameliyat günü geldi; çok enteresandı, tıpkı biyolojik doğuma gider gibiydim. Kızımın bavulunu sevinçle hazırladım; her şey pembeydi. Geceliği, yatak takımı, çoraplarına kadar pembe yaptım. Öyle öğrendik biz, kız olunca PEMBE erkek olunca MAVİ. Odasını balonlarla süslettim, kapısını pembe kurdelelerle süsledik, Mersin’den can arkadaşım kızı ve eşiyle birlikte doğumdan sonra dağıtılmak üzere pembe bebek şekeri yaptırıp yolladılar. Çok ritüel yapmak istiyordum, kızım ve ben bunu hak etmiştik.

Geldiler, kızımı aldılar ve ameliyathaneye indirdiler. Kızım odasına gelene kadar, sabahın ilk saatlerinde LİSTAG, aile bireyleri ve gençler her zaman olduğu gibi yanımdaydılar. İstanbul’da olmayanlar da Amerika’dan, yazlıklarından, tatillerinden devamlı aradılar. Ben gerçekten de doğum yapıyor gibiydim. Çok heyecanlandım, endişelendim. Bir an önce sağlıklı bir şekilde odasına gelmesini bekledim. Kızımı asansörden aldığımda ayaklarım tutmuyordu. Bebeğim içsel olarak çok yorulmuştu, artık huzura kavuşacaktı. Ben de karnesinin yanında takdirname alan bir öğrenci gibi mutlu ve aynı zamanda yeni doğum yapmış bir kadın gibi yorgun bir haldeydim. Kısa bir süre içinde her şey bitti iyileştik.

Kızıma destek vererek ben ne kazandım? EVLADIMI. Kızım ne kazandı? Hayatını, sağlığını, huzuru… Kısaca, istediği gibi yaşam hakkını kazandı.

Ben tek başıma koşturdum ama görünmeyen kahramanlar vardı arkamda.

Önce, Anne ve Babamın ellerinden öpüyorum. Onların sayesinde ailenin çok önemli olduğunu, çocukları için her türlü zorlukları başarabilmeyi, bilgiye açık olmayı, ben bilmiyorum demeyi, dürüst olmayı, yalan söylememeyi, kimseyi kandırmamayı, yıkıcı değil yapıcı olmanın duyarlılığını öğrendim. Şu an babam 78 yaşında annem 71 yaşındalar. İlk süreçlerde annem ve babam da zor zamanlar geçirdiler, devamlı bilgilenmek istediler. Babam torununun isim değiştirme davasında şahit olarak bulundu. Ayrıca kardeşim, eşi, yakın akrabalarım, semtimdeki canım komşularım çok duyarlı ve saygılı davrandılar. Bizi hiç incitmediler.

Diğer ailem LİSTAG EBEVEYNLERİNDEN de destek aldım. Aynı duyguları yaşadığımız için devamlı birbirimize destek veriyoruz, moral veriyoruz, birbirimizi ayağa kaldırıyoruz. Böylece çocuklarımıza daha iyi destek verebiliyoruz.

Tıbbi süreçte bize verdikleri destekleri için, Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatrı Bölüm Başkanı Sn. Prof. Dr. Şahika Yüksel’e, CETAD’dan Dr. Nesrin Yetkin’e, Dr. Seven Kaptan’a, Sn. Dr. Harun Özkan’a ve Sn. Dr. Zeki ve Nilgün Yalçınoğlu’na Saygılar ve Sevgiler sunarım.

Sağlıklı olduğum müddetçe, her zaman çocuğu ya da yakını LGBTT bireyi olan siz Ebeveynlere gönüllü olarak yardım edebileceğimi, deneyimlerimden paylaşım yapabileceğimi, zaman ayırabileceğimi bilmenizi isterim.

Hiç kimse BENİM BAŞIMA GELMEZ demesin, ben de kızım olacağını bilmeyen bir anneydim. Her şey bizim için.

Sevgiyle kalın,

Pınar Anne

Baba ben eşcinselim, yardım et

Bursa’da vahşice öldürülen transseksüel İrem’in (Mesut Şaban Okan) annesi Melek Okan; “Bu koca dünyaya bir benim çocuğum mu sığamadı” diye ağlıyordu. Lambdaistanbul Aile Grubu (LİSTAG) başka anneler ağlamasın diye toplanan bir destek grubu. Eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüellerin ailelerinden oluşuyor. Deneyimlerini çocukları dışlanmasın ve incitilmesin isteyen herkesle paylaşıyorlar. Nereye başvuracaklarını bilemeyenleri doğru adreslere yönlendiriyorlar.

Şimdiye dek 100’e yakın aileyle temas kurdular. ‘Türkiye’ye Açılma Projesi’yle Eskişehir, İzmir ve Diyarbakır’a uzandılar. LİSTAG’den üç aile ‘Elalem ne der’ düşüncesinden, onur haftası yürüyüşlerinde ‘Transseksüeliz, buradayız, alışın’ pankartına ulaşan yolculuklarını anlattı

Zor bir hayatın olacak dedim

ÖMER CEYLAN – EKONOMİST (64)

Bir oğlum ve bir kızım var. Oğlum 38 yaşında, yaklaşık 10 yıl önce eşcinsel olduğunu öğrendim. İlk söylediğinde “Zor bir hayatın olacak” dedim. Çok zeki bir çocuktu, sınıfları atlayarak okudu, bilgiyasar mühendisi zaten. Oğlum açıklayana kadar eşcinsellik nedir bilmezdik, bir tek Zeki Müren’i tanırdık. Aslında galiba cinselliği de hiç bilmiyorduk. Mesela biseksüelliğin ne olduğunu bile birkaç yıl önce öğrendim. Bilgisizliğimi fark ettiğimde uzun süre oğlumla konuşmaktan kaçındım. Kimseyle paylaşamıyor olmak da büyük sıkıntı. Çocukların kendilerini kabullenmeleri zaman alıyor, çok zor bir süreç. Yavaş yavaş okuyup öğrenmeye başladım. 2008’de eşimle Lambda’daki ailelerin toplantısına katıldık. Tek baba bendim ve LİSTAG’in nüvesi orada atıldı.

Aile olarak meselemizi halletmiştik ama bizden sonrası tufan, diyemedik. Çocukları ilk kez kendilerine açılan ailelerin yaşadığı travmayı atlatmalarına yardım etmek istedik. Aileler ilk öğrendiklerinde büyük bir şok yaşıyor. Önce inkar ediyor, sonra bir suçlu arıyor ve çareler düşünüyorlar. Bu konuyu sömüren ya da bilgisiz doktorların eline düşen de çok. Tabii “Çocuğunuz eşcinsel ve değişmez” lafını kolay kolay duymak istemiyorlar, aynı lafı birkaç kişi söyleyince ancak ikna oluyorlar.

Oğlumu kabullenmemde kişisel gelişim konularına meraklı olmam da etkili. Erkek arkadaşlarıyla tanıştım. Babam yaşasaydı beni onaylar mıydı diye, düşünüyorum. Muhtemelen onaylamazdı ama bunların hiç önemi yok. En çok “Neden evlenmiyor” diye soruyorlar. “Türkiye’de yasalar evlenmesine izin vermiyor” diyorum ama bu cevabı herkese aynı rahatlıkla veremiyorum. Kırsal kesimden gelip iyi tepkiler veren aileler de, eğitimli olduğu halde sertleşenler de var… Genellemek mümkün değil. Bir kısmı zaman içinde kabulleniyor, bir kısmı da, “Ben biliyorum ama herkesin bilmesine gerek yok” diyor. Oysa konuşamadığınız sürece kendinizi dürüst bir insan gibi hissetmiyorsunuz.

Oğlumu gömdüm bir kızım oldu

PINAR ÖZER – SİGORTACI (50)

Ailemin istediği gibi hanım hanımcık bir genç kız olarak kırmızı kuşakla evlendim, kara kuşakla boşandım. Herkesçe çok sevilen, dersleri de iyi olan oğlum 2005’te ergenliğe girerken yemek yememeye başladı. O zamana dek anoreksiya diye bir şey duymamıştım. O sevecen ve neşeli çocuk birden saldırganlaştı, içine kapandı. 2006’da işyerinde beyin anevrizması geçirdim. Ölümü yaşadım, beyin zarım alnıma yapışmıştı. Kesinlikle kötü haber duymamam gerekiyordu. Eve geldiğimde küçük çocuğum “Sen ölseydin anneannemle de babamla da yaşayamazdım” diye ağladı. İçim acıdı ama ne demek istediğini anlamadım. Ertesi gün yine ağladı. Duyacağımı aklımın ucundan bile geçirmeyeceğim bir cümle sarf ederek, “Anne” dedi, “Bedenim başka ben başka”. O anda benim kıyametim koptu. Çocuğum şizofren diye düşündüm. Hep çocukları mutlu olsun diye koşturan ve çareler üreten bir anneydim. Boşandıktan sonra İstanbul’a gelmiş, 15 yıldan sonra çalışmaya başlamıştım.

Çocuğumun her şeyini takip ediyordum ama söylediği şeyi bilmiyordum. Google’da araştırırken girdiği sitelere baktım, T’de transseksüelleri gördüm. O zamana kadar böyle bir şeyi hiç duymamıştım…

Tekrar sorunca “Anne ben aslında kızım” dedi. Başına bir şey mi geldi, erkek modeli olmadığı için mi böyle oldu diye düşündüm. İnternette kafasının çelindiği ve kötü yola düşürüldüğü ihtimali bile geldi. Neurofeedback diye bir psikolojik tedavi yöntemine büyük paralar döktüm. Yetinmedim, bir üroloğa muayene ettirdim. Doktor kötü bir şey yaşamadığını söyledi ve bir psikiyatr önerdi. Bu arada yatırlara da gidiyordum. Deniz kenarında bağıra bağıra ağlıyordum, derdimi kimseyle paylaşamıyordum çünkü.

ELALEM UMRUMDA DEĞİL

Bir gün çocuğumla alışverişe gittiğimizde kabinde göğüslerini görüp, çığlık çığlığa bağırmaya başladım. ‘Adaçayından’ dedi. Psikiyatrı “Bu durum artık beni aşar” diyerek bizi Çapa’dan Prof. Şahika Yüksel’e yönlendirdi. Bunun için ona minnettarım. Şahika Hanım’sa “Çocuğunuz transseksüel ve bunu kabullenin” dedi. Nefes almadan onlarca soru sordum. “Sana ruh hastasıyım dememi mi bekliyorsun?” deyince “Evet” yanıtını verdim. “Ama değil, bazı çocuklar böyle doğar” diyerek son noktayı koydu. Hastanenin bahçesinde dizlerim tutmuyordu. O gün 16 yaşındaki erkek evladımı gömdüm. Öyle böğüre böğüre ağlıyordum ki, herkes “Başınız sağolsun” dedi. Hakikaten de evladımı kaybettim. Sonra dünyaya çocuğumun penceresinden bakmaya başladım. Empati kurunca, bedenindeki hücreye hapsolmuş gibi yaşadığını anladım. Aynı anda bir kız bebeğim doğdu. Zor ve alışılmışın dışında bir bebekti.

Acilen onu hissettiği bedene döndürmek için herkesi karşıma almaktan korkmadım. “Anne yardım et” diyen çocuğumu reddetmek çok kolaydı ama onu sarıp sarmalarken yaşadıklarım çok zordu. “Dünyada bir ben miyim bunları yaşayan” derken Lambda İstanbul’u buldum internetten. Transbebeğimin doğum sancılarını çekerken yapacak çok iş vardı. Hem çocuğumla ilgilenmem hem de egomla savaşmam gerekti. ‘Elalem ne der’i tamamen unuttum. Ne kimseye bir şey izah ettim, ne de oturduğum semtten taşındım.

Lambda’da aynı duyguları yaşayan insanlarla tanıştım. Biyolojik kimlik, cinsel kimlik ve cinsel yönelim gibi kavramları öğrenene kadar bir yılım geçti. Ona yardım etmeye karar verdiğimde bebeğim volkan gibi patladı, 16 yıldır yaşayamadığı özlemlerini yaşamak istedi! Kaşlarını inceltti, tırnaklarını uzattı. Aileler sahip çıkarsa bu abartılı dönem de atlatılıyor.

ŞİMDİ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ

Ergenliğiyle boğuşurken bir yandan da iyi bir evlat yetiştirmeyi amaçladım. Transseksüel kimliğini gizlemeden insanlardan yardım istedim. Kimse de beni rencide etmedi, geri çevirmedi. Okulun düzenine uyamadığı için açık liseye geçti. Halk eğitim merkezi müdürü çok yardımcı oldu. Gittiği dershanenin idarecilerine durumu anlattım, sonuna kadar destek oldular. Kendim için en büyük desteği de LİSTAG üyesi anne-babalardan gördüm. Her cumartesi saatlerce konuştuk. Burası benim yeni ailem oldu.

“Ben kızım” demekle kolayca kız olunmuyor. Sürekli tıbbi denetim altında ve grup terapilerine giriyor. Açık lise sınavlarında zorluk yaşamaması için mavi kimliğinin yanına raporunu da koydum. Kadın polise mi erkek polise mi gideceğini bilemiyordu, kadına yönlendiriyordum. Hayatım durmadan çözüm üretmekle geçti. Şimdi 19 yaşında ve özel bir üniversitede sinema-televizyon okuyor. Dekan da rektör de çok yardım etti. Kimliğini değiştirmek için tıbbi süreci tamamlaması gerekiyor ama isim değiştirme davası açtık. Kitaptan yeni bir isim seçme şerefini de anne olarak bana verdi. Transbebekler güçlü oluyor, benim kızım da öyle. Belki çocuk sahibi olamayacak ama kimsesiz bir bebeğe çok iyi annelik edecek. Melek gibidir…”

Hekim arkadaşlarım bile cahil

ZEKİ YALÇINOĞLU – JİNEKOLOG (43)

Kızımız 16 yaşında. Çocukluğundan beri etek giymez, erkeklerle oynar. Tıp okurken anatomi hocamız bir çizgi çizip; “Bir ucunda kadınlar diğer ucunda erkekler vardır, ortası da boş değildir” demişti. Gerçekten de öyleymiş. Hep bir kızım olsun istedim ve doğduğundan beri her yere götürdüm; maçlara ve barlara bile… İstanbul’da iyi bir liseyi kazanınca Denizli’den taşındık. Bir gün, “Kendimi erkek gibi hissediyorum” dedi, “Nasıl istersen öyle yaşa” karşılığını verdim. Gerçekten de çok önemli değildi. Okula başladığı yıl anoreksi oldu, ölümden döndü. Cinsel yönelimle ilgili iç mücadele anoreksiyayı da tetikleyebiliyor.

Bu sıralarda Lambda’yı keşfetmiş. Sonra biz de gidip gelmeye başladık, ailelerle tanıştık. Bizi sahiplendiler, hikayelerini paylaştılar. Hayatımız Lambda öncesi ve sonrası, diye ikiye ayrıldı. Kızım kendini biseksüel olarak tanımlıyor ve gizlemiyor. Şu an mutlu, dersleri düzeldi ve arkadaşlarıyla da arası iyi. Bu yaştaki çocuklarda içselleştirilmiş homofobi oluyor. Kendilerinin kabul etmesi bir dert, topluma kabul ettirmek ayrı… Biz bu kadar pozitif yaklaştığımız halde çok acı çekti, kim bilir başka çocuklar neler yaşıyor? Cinsellik konusunda çok cahil ve hoşgörüsüzüz. Benim ve eşimin hekim arkadaşları arasında bile böyleleri çok.”

TÜRKİYE’YE AÇILMA PROJESİ

LISTAG (Lambdaistanbul Aile Grubu) iki yıl önce kuruldu. Bir aile üyesinin eşcinsel, biseksüel, travesti veya transseksüel olduğunu öğrenenlere yardım eden bir destek grubu. İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra; Açık Toplum Vakfı’nın da desteğiyle Eskişehir ve Diyarbakır’daki ailelerle de bir araya geliyor. Toplantılara CETAD’dan (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) psikiyatrlar da katılıyor. Panel ve film gösterimleri yapıyorlar. ‘Ben Bir Transseksüel Annesiyim’ kitapçığı hazırladılar. Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya’daki ebeveyn örgütleriyle işbirliği yapıyorlar. Homofobi karşıtı buluşmalar ve üç binden fazla kişinin katıldığı ‘Onur Haftası Yürüyüşü’leri düzenlediler.

Lambdaistanbul Danışma Hattı (212) 244 57 62, https://listag.wordpress.com/

Hürriyet Pazar / 21 Aralik 2011 / Yeşim Çobankent

 

“Çocuğum Daima Benim Çocuğum”

Eşcinsel evlatlarıyla barıştılar; kendileriyle barıştılar. “Çocuğumun Derneğine Dokunma” diyerek çocuklarını örgütlü mücadelelerinde yalnız bırakmadılar. Artık kendileri de örgütlü…

LİSTAG, “Lambda Aile Grubu” bir zamanlar hayalimiz olan bir şeyin nihayet gerçeğe dönüşmesiydi. Onlar artık bizimle sokağa çıkıp bizimle birlikte gurur duyuyorlar.

Grubun ailelerinden biri de Öner Ceylan’ın anne ve babası. Şule Ceylan; 59 yaşında, ressam. Ömer Ceylan; 66 yaşında, emekli ekonomist. Açılma sürecini ve sonrasını Öner’le değil; onlarla konuştuk. 1998 yazından bugüne neler değişti onların ağzından dinleyelim istedik.

Öner’le cinsellik konusunda rahatça konuşabiliyor musunuz?

Ömer Ceylan: Maalesef yeterince konuşabildiğimi düşünmüyorum. Çünkü bugüne kadar oluşmuş önyargıları ve tabuları yıkamadığımı düşünüyorum.

Şule Ceylan: Oğlum ilkokul 4. sınıftaydı. Bana “genlerin anneden çocuğa nasıl geçtiğini anlıyorum ama babadan nasıl geçiyor?” diye sormuştu. O gün onu tatmin edecek şekilde ve bana göre oldukça cesur yanıtlar vermiştim. Çok gençtim ve belki bu yüzden daha cesurdum. Ama sonraki yıllarda, hayır, ne yazık ki cinsellik konuları ne kızımla ne de oğlumla konuşabildiğimiz konulardan olamadı.

Toplumda cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle baskı ve ayrımcılığa maruz kalan LGBTT bireyler, en fazla ihtiyaç duydukları, en yakın oldukları kişilere; ailelerine bile gizli olmak, yalan söylemek zorunda kalıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ömer Ceylan: LGBTT bireylerin ailelerine bile açılamamaları tam bir felaket ve uzun sürecek bir travmanın başlangıcı. Eğer çocukları ile sağlıklı iletişim kurarlarsa kendilerine yalan söylemelerinin önüne geçebilir ve onlarla sağlıklı iletişim kurabilirler. Ancak toplumumuz maalesef “başkaları ne der” (komşular, akrabalar, vs.) diyerek, başkalarının değer yargıları ile yaşamaktadır. Kendi değer yargılarına ve çocuklarının düşüncelerine daha fazla değer vererek çocuklarını kazanabilirler. Aileler çocuklarını anlamaya çalışarak onlarla daha iyi iletişim kurabilirler.

Şule Ceylan: Kişilerin kimliklerini gizlemelerinin, bir yalanla yaşamalarının çok korkunç olacağını, onları kendi gerçeklerinin dışına itmenin, toplumun en büyük ayıbı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle de ailelerin çocuklarına destek vermeleri, onların yanında yer almaları ve tüm sevgileriyle çocuklarının hayatlarını yaşamalarına yardımcı olmaları gerektiğini düşünüyor, bunu diliyorum.

Öner’in size açılma sürecinde neler yaşadınız?

Ömer Ceylan: Önce kız arkadaşının olmaması gibi bazı durumlardan şüphelendim. Ama üzerinde durmadım. Ancak öğrendiğim zaman olumsuz bir tepki vermedim. Çünkü benimsediğim hayat felsefeme göre her birey özgür iradesiyle hayatına yön verir ve onu yaşar. Söylediğim tek şey, zor bir hayatının olacağı oldu. Çünkü toplumumuzun yetişme tarzı ve önyargıları çok olumsuz. Çocuğum daima benim çocuğum. Acısı da sevinci de benim acım ve sevincim olduğu için iletişimimizde bir sorun olmadı.

Şule Ceylan: Oğlum bize açılmadan uzun bir süre önce onun eşcinsel olduğunu hissetmiştim. Fakat bu durumu hiç bilinç düzeyime getirmedim. Düşünmezsem, konuşmazsam sanki onun eşcinselliği engellenecekti. Belki de durumu yok varsayıyordum. Sonra evine uğradığım bir gün yatağında oldukça yüksek bir yastık daha olduğunu gördüm. O anda artık inkâr edemeyeceğim gerçekle karşı karşıyaydım. Artık kabullenmek zorundaydım. Ve geceleri yatağıma yattığım zaman dua etmeye başladım, oğlum düzelsin diye. Bu kadar detaylı anlatmamın nedeni bizlerin de bu konuda ne kadar bilgisiz olduğumuzu ve çaresiz hissettiğimizi vurgulamaktı. O bize açıldığında ben ilk şoku atlatmıştım. Ama bugünkü duruma gelmemin çok kolay olduğunu söyleyemem.

Öner’in eşcinsel olduğunu öğrenmeniz eşcinseller ve eşcinselliğe dair düşüncelerinizi değiştirdi mi?

Ömer Ceylan: Oğlum açıldıktan sonra bilgilerimin çok yetersiz olduğunu, ayrımcılığın boyutlarını gördüm ve bilgilenmeye çalıştım. Bilgilendikçe de eski önyargılarımdan sıyrılıp onun ve arkadaşlarının örgütlü mücadelesini destekledim.

Şule Ceylan: Önceleri eşcinsellik konusu hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. Toplumda tanıdığım iki örnek vardı. Zeki Müren’in sanatçı kişiliğine saygı duyuyordum. Cinsel kimliği beni fazla ilgilendirmiyordu. Bülent Ersoy ise cesareti ve duruşu ile takdir ettiğim bir insandı. Zaten eşcinselliğin daha çok travestilik olduğunu zannediyor ve de bana çok uzak bir konu olduğu için de ilgi alanımın dışında tutuyordum. Şu anda hayatımın önemli bir konusu. Oğlum sayesinde çok bilgilendim. Cinselliğin sınırlanmasını, bu konudaki dayatma ve tabuları çok yanlış buluyorum. Herkesin seçimlerini özgürce yaşayabilmesi gerektiğini insan hakları bağlamında savunuyorum.

Ailelerin çocuklarını evlendirme, askere gönderme, torun sahibi olma gibi toplumsal beklentileri karşısında siz ne düşünüyorsunuz?

Ömer Ceylan: Başkalarının değer yargıları ile yaşamamayı öğrendiğim ve bireylerin özgür iradeleri ile seçtikleri hayatı yaşamaları gerektiğine inandığım için bunlar beni ilgilendirmiyor. İsteyen evlenir, istemeyen evlenmez.

Şule Ceylan: Bu konularda oğlumun beni eğittiğini kesinlikle söyleyebilirim. Kendimi ondan gelen eleştiri ve bilgilere her zaman çok açık tutuyorum. Oğlum askere gittiğinde henüz açılmamıştı. Şimdi vicdani retçi olsaydı ne yapardım, onu destekler miydim, doğrusu bilemiyorum. Ama şunu bildiğim kesin; acı çekmesini hiç istemem. Kendi hakkında vereceği kararı desteklerdim herhalde. Evlenmeyeceğini biliyorum. Eşcinselliğini gizleyerek evlenmesini asla istemem. Ama bizim ülkemizde ya da bir başka ülkede eşcinsellerin evlenmelerini ya da özgürce beraber olabilmelerini çok isterim.

Ve son söz…

Ömer Ceylan: Toplumu bilinçlendirerek, hiç kimsenin ayrımcılığa uğramadan hayatını yaşaması adına mücadelenizi sonuna kadar destekliyorum.

Röportaj: Barış Sulu

Kaos GL Dergisi / 102. Sayı

Birinin ne olacağı 3-4 yaşında bellidir

“Eşcinsel yakını olmak” yazı dizisi / Ümran Avcı / HaberTürk / 19 Ekim 2009

“Eşcinsel yakını olmak” yazı dizisi / Ümran Avcı / HaberTürk / 19 Ekim 2009

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şahika Yüksel, eşcinsellik ve transseksüellikle ilgili bilinmeyenleri ve yanlış bilinenleri anlattı.

 

 

 

 

 

 

 

‘EŞCİNSELLİK HASTALIK DEĞİL”

Eşcinsellik bir hastalık mıdır?

Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalık sınıflandırmasına göre, eşcinsellik bir hastalık değil. Ne “hastalık” ne de “ruhsal hastalık” sınıflandırmasında “eşcinsellik” var. Bu 40 yıla yakın bir zamandır böyle.

Neden hastalık gibi görünüyor veya bu şekilde ifade ediliyor?

Toplumda tek tip insan isteniyor ve çoğunluk olanların “normal” olduğu söyleniyor. Eşçinsellerin oranı heteroseksüllerden daha az ama bu anormal oldukları anlamına gelmez. Çok olan normal, az olan anormaldir diye ifade edilirse sarışınların çok olduğu bir ülkede zen cilere anormal diyeceğiz. Eşcinsellik niye hastalık olarakdüşünülüyor? Toplumun yalnızca yüzde 10’u eşcinsel olduğu için değil. Toplum, cinsellik konusunda kendini diğer insanların bekçisi gibi görüyor.

Eşcinseller cinsel yönelimlerini ailelerine itiraf edebiliyor mu?

Şöyle bir gerçeklik var ki, kişi kendisinden başka bir şey olamaz. Yani karşı cinse yönelen insanlar heteroseksüeldir ve onları eşcinsel ya da transseksüel yapamazsınız. Eşcinseller için de bu geçerli.

‘ADlNI KOYMAK ZAMAN ALIR’

Bir kişinin ne olacağı 3-4 yaşlarında bellidir. Bunun adının konulması, kişinin kendisini keşfetmesi ve talep etmesi zaman alır. Bir çocuk 12-13 yaşında “Ben kadın bedenine sahip olmak istiyorum” diyorsa bir ruh sağlığı uzmanı eşliğinde takip edilmesinde yarar var. Çocuklar son derece akıllıdır ve genelde ailelerin kaldıramayacağı şeyleri onlara söylemezler. Onun için de kendi.cinsini beğendiğini ailelerine söylemeyecektir. İki nedenle söylemeyecektir: Bir, “Ailem çok sert. Bana kötü muamele edecekler”; iki, “Annem babam beni seviyor. Eşcinsel olduğumu öğrenirlerse çok üzülürler.

Aileler gerçeği öğrendiklerinde ne yapıyor?

Üzülüyor ve önce kendilerini suçluyorlar; bir bölümü de çevreyi.

Bunun kötü anne, baba olmakla ilişkisi yok. Yetersiz anne babalar tabi ki çocuklarının gelişimini bozarlar ama cinsel kimliğini değiştirebilme yeterlilikleri yoktur.

Ailelerin beklentisi ne?

Daha okumuş, eğitimli ve bilime inanan aileler genellikle çocuklarına  karşı çok katı oluyorlar. Çünkü “Bilim var, tıp gelişti, istediğimizi yapar” diyorlar. Kendilerini ve çocuklarını hırpalıyor, manevi baskı uyguluyorlar.

Bizden bilgi almayagelip işbirliği yapan aileler, danışanların belki 20’de biri. Bir iki kere geliyor, mesajı beğenmeyip gidiyor. Piyasada “Eşcinselliği değiştiririm” diyen “profesyoneller” bulmaları mümkün.

İNTiHAR ORANI YÜKSEK

Bu tür örnekler de cinsel yönelimi saklamaya itiyor.

Bir çocuk ailesine söylemezse kendisini zorla değiştirecek doktorlara gıtmek durumunda kalıyor. Eşcinsel gençlerin ergenlik devresinde heteroseksüel gençlerden daha yüksek oranda intihar ettiğini biliyoruz. Yurtdışındaki çalısmalara göre, eşcinsel ergen, anne babasına açıklamışsa intihar riski daha fazla. Bu da aile baskısının ne kadar zarar verici olduğunu gösteriyor.

‘Çocuğunuzu olduğu gibi kabul edin’

Ailelere mesajınız?

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul edin. Çocuğunuzu başka bir şey yapmak, başka bir cinsel kimliğe taşımak mümkün değildir. Çocuğuna destek olan aileler sayılı. Çocuk erkekse “Bir kadınla ilişkiye girerse erkekliği kabul eder” düşüncesi var.

Transseksüel olmak için nasıl bir süreç var?

Üçlü bir süreç var. Önce “Evet, bu bir transseksüeldir” diye bir değerlendirme lazım.

Transseksüelse ameliyat sonrasına hazırlanması lazım. Onun için hormon –kullanımı var. Doktor takibinde olması gerekir. Sonra da ameliyat ve nüfus cüzdanı değişimi geliyor.

‘Kadın olup tesettüre giren oluyor’

Dini inançları kuvvetli kişilerede süreç daha zor olsa gerek. Kişi dindar olduğunda çok zorlanabiliyor. İnançları arttığı ölçüde intihar riski artıyor. Transseksüellerle ilgili iki ayrı şey var. Erkekten kadına geçen transseksüeller arasında “Ben dini bütün biriyim” deyip tesettüre girenler oluyor. Kadın olarak tesettürlüyken gelip erkek olarak gidenler de olabiliyor.

Transseksüellik nedir?

BAZI kişiler diyorlar ki, “Ben kadın bedeninde doğmuşum ama kendimi erkek hissediyorum” ya da , “Erkek bedeninde doğmuşum ama kendimi kadın hissediyorum” Bu, erken yaşlarda belirlenen bir durum.

Transseksüelitenin bugün ruhsal hastalıklar sınıflandırmasında bir yeri var. Diyorlar ki, “Tıbbi bir işlem yaparak beni erkekten 1 kadına cevirin.” Doktorların bunu yapabilmesi için kişinin doğduğu bedende yaşamasının ruh sağlığının bozulmasına neden olacağına karar vermesi lazım. Tıbbi müdahale süreci hormon tedavisi, psikolojik danışmanlık ve cerrahi müdahale şeklinde oluyor.

“Eşcinsel yakını olmak” yazı dizisi / Ümran Avcı / HaberTürk / 19 Ekim 2009

Oğlunun erkek sevgilisiyle tanıştı

– Kaç çocuğunuz var?
Biri kız, diğeri erkek iki çocuk. Oğlum eşcinsel.

– Ne zaman ve nasıl fark ettiniz?
17 yaşındayken bir şeylerin ters gittiğini fark ettik.
“Kız arkadaşın var mı?” diyorduk ya susuyor ya da “İlla olması mı gerekiyor?” gibi yanıtlarla geçiştiriyordu.

– Kendi mi açıldı yoksa siz mi sordunuz?
Bir gün konuşma kararı aldık. Okuldan eve geldi. 17 yaşındaydı. Önceleri “Hayır değilim” dedi. “Sen bizim evladımızsın. Ne olursa olsun seni çok seviyoruz. Böyle bir şey varsa bizimle paylaş. Bu dünyanın sonu değil. Bu dünyada her şeyin çaresi var” gibi cümlelerle onu rahatlatmaya çalıştık. Sonunda “Evet, ben eşcinselim. Bunu kabul edeli 2 ay oldu” dedi.

– Tepkisi nasıldı itiraf ederken?
Ağlıyordu. Biz de ağlıyorduk. Kalktık sarıldık çocuğumuza. “Tamam, ne olursan
ol sen bizim evladımızsın, her şeyimizsin. Bundan sonra ne yapacağımıza
bakmamız lazım” dedik. Durumu kabullenmişti ama nasıl baş edeceğini
bilmiyordu. Hayatını nasıl yürütecek, hayatın içinde nasıl yer alacaktı? “Bunun
için yardım almamız gerekiyor” dedik.

– Gerçeği duyunca ne hissettiniz?
Şok ve kayıp duygusu hissettim. Tanıdığımı, bildiğimi sandığım çocuğumu
kaybetmiştim. Aslında hayallerimi kaybetmiştim. Toplumun bize dikte ettiği
“Erkekse şöyle olmalı, kadınsa böyle olmalı” inancı hâkimdi. Ben de eşim de
başka türlüsünü düşünemiyorduk. Ertesi günü baktık, çocuğumuz yine bizim
çocuğumuz. Hiçbir şey değişmedi. “Neyi kaybettim?” diye sorgulamaya başladım. Aslında toplumun koyduğu kurallar çerçevesinde bir çocuk yetiştiriyor, hayatı da böyle algılıyormuşum. Ama gerçekler hiç de öyle değil. Ailelerin çocuklarına acı çektirmeye hakları yok. (Sesi titriyor)

– Sonra?
Yardım almamız gerekiyordu. Zaten çocuğumun da ihtiyacı varmış. Bir
araştırma yapmış kendine göre. Bir telefon numarası da bulmuştu. “Buraya gidelim anneciğim” dedi. Ertesi gün o psikoloğun kliniğinde oturuyorduk. Oğlumun yüzündeki rahatlamayı görebiliyordum. Kaç aydır gördüğüm gerginlik, huzursuzluk bitmişti.

– Ne kadar destek aldınız?
Ben 3.5 ay kadar yardım aldım. Danışmanımız beni kendime döndürmeye
başladı. O zaman anladım bir sürü hayaller kurduğumu, o kayıp duygusunu
neden yaşadığımı. İçsel bir yolculuk yapmaya başladım. Oğlumla birlikte biz
de yeniden doğmaya başlamıştık.

– Ya oğlunuz?
Oğlum 1.5 yıl yardım aldı. Zaten kendini bulmuştu. Ergenliğini yaşama ya başladı. Rahatlamıştı. Ailesine açıldıktan sonra kendisine partner bulmaya başladı.

– İsyan ettiniz mi hiç?
Tabi. “Neden başıma geldi? Neden biz? Neden benim çocuğum?” diye isyan
ettim. Şoklar yaşarken bunları düşündüm.

– Zor bir süreç…
Zor, çok öğretici, çetin bir süreç. Şimdi geliyor eve, sevgililerini anlatıyor. Gayet
rahat konuşuyoruz. Tanışıyoruz. Yaradılışa inanıyorsan, seni de aynısı yarattı, onu da aynısı yarattı. Nedir buradaki o zaman? Egolarımız, benliklerimiz, gururlarımız…

– Tanıştınız mı partneriyle?
Elbette. Zaten bu durumla ilk yüzleşmemiz de partnerinin gelişiyle oldu.
Oğlum partnerini önce yardım aldığı kişiye götürdü. Bir bayram öncesi oğlumun partneri bize gelmek, bizimle tanışmak istediğini söyledi. İtiraf tan 6 ay sonra. “Hazır mısınız?” diye sorduda nışanımız. “Tamam” dedik. Bir şeylere artık başlamak lazımdı. “Kabul ettim” demekle iş bitmiyor. Uygulamak da gerekiyor. Getirdi arkadaşını. O da elinde çiçekleriyle geldi, yavrum. Çok
tatlı bir aile çocuğu. Çok sevdik onu da.

– Kızınızın erkek arkadaşını tanıştırmasından ne farkı vardı?
Görüş farkı. Bir kızın yanında erkek olur, erkeğin yanında da bir kız olmalı. Bu
önyargıyı kırdığınızda, kolaylaşıyor. Koşulları kaldırınca rahatlıyorsunuz. İnsanları olduğu gibi kabul ettiğiniz zaman her şey daha kolay oluyor.

– 10 yıl geçti? Neler oldu?
Oğlum artık bizimle yaşamıyor. 1.5 yıl önce evini ayırdı. Saçı, sakalı var. Çok
yakışıklı. Sanat tasarımı fakültesinden mezun. Belgeseller çekiyor, sanatçıların arşivlerini düzenliyor. Hayat bana kimseden bir şey beklememeyi öğretti. Oğlum bana çok şey öğretti, öğretmenim oldu.

– Eşcinseller genellikle entelektüel oluyor. Yanlış bir gözlem mi?
Hayır, doğru. Çünkü toplum onları reddediyor. Toplum unvan vermeyince,
onaylamayınca ne yaparsın? Bilgilenerek güçlenmek zorundasın.

– Bu arada sizinle aynı durumda olan ailelere yardım ediyorsunuz.
Geçen yıl Cinsel Eğitim Araştırma Tedavi Derneği ile yurtdışındaki aileler le İtalya ’da buluştuk. Aynısını İstanbul’da hayata geçirip bir aile grubu kurduk. Yeni ailelere destek oluyoruz.

Ailelere söylemek istediğiniz şeyler var mı?
Çok şey… Çocuklarımızı reddetme lüksümüz yok. Anne baba çocuğuna acı
çektirmemeli. Doğurduğumuz da “Sana canımı veririm” deriz. Şimdi can verme zamanı. Onların yanında olma zamanı.