LİSTAG

Anne ben eşcinselim

escinsel

Birçok gey ve lezbiyen genç bu cümleyi kolay kolay kuramazken çocuklarının eşcinselliğini kabullenmekte zorlanmayan aileler de var. Ayça Örer, böyle bir aile ile görüştü. Anne Gülseren ve oğlu Can, hem kendi serüvenlerini hem elektroşok’a varan uygulamaları anlattılar.

 Lambda Eşcinsel Aile Grubu’na nasıl dahil oldunuz?

Ben Gülseren. 54 yaşındayım. Lambdaİstanbul’da Semra anneyle tanıştıktan sonra böyle bir şeye ihtiyaç duyduk. Aile el kitabı hazırlanıyordu, biz de ona ufak katkılarda bulunduk. Sonra bize bir aile daha katıldı. Amacımız LGBTT (Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel) bireylerin ailelere açılmasından sonra ailelerin hislerini, deneyimlerini paylaşmak, onlara destek olmak. Çocuklarımızın mücadelesinde arkalarında olmak için çalışıyoruz. Haftada bir Amargi’de veya başka bir ailenin evinde oturup konuşuyoruz. Ayda bir yemek yapıyoruz çocuklarımızla, çocuklarımızın cinsel kimliğini bilen herhangi bir akrabasıyla biraraya geliyoruz. CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) Başkanı Nesrin Yetkin’le konuşup onlardan yardım istedik. Onlar da çok sıcak baktılar, gönüllü psikiyatristlerle birlikte ailelerle her ayın ilk perşembesi bir bilgilendirme toplantısı yapıyoruz. Her an yeni aileler katılıyor. Şu an otuza yaklaştık. Bu çok sevindirici. Bir de listag.wordpress.com diye bir blogumuz var. Lambda Eşcinsel Danışma Hattı (212) 244 57 62 ’den bize ulaşan aileler var.

İstanbul dışından aileler var mı?

Çok yeni. Mesela Almanya’dan ulaşanlar var. İngiltere’den var. İzmir, Ankara yok. Şimdiki hedefimiz bunu daha Türkiye çapında yaygınlaştırmak. Ankara’daki Homofobi Karşıtı Buluşmaya da gitti aileler.

Lambdaİstanbul’a Can’ın size açılmasından sonra mı ulaştınız?

Çocuğumun bir arkadaşının annesinin benimle tanışmak istemesiyle ulaştım. Bir kafede buluştuk, baktık ki aynı şeyleri konuşuyoruz, kalktık Lambdaİstanbul’a gittik. Bize sonradan katılan Eda anne bizi buldu. O bir trans annesi. Yardım istemek için geldi. Biz üç anne ve Lambdaİstanbul’dan gönüllü arkadaşlarla başladık. Geçen sene bir aile toplantısına davet edildik Floransa’ya. O bizim çok ufkumuzu açtı. Avrupa’da da ailelerin durumunun bizden farklı olmadığını gördük. Ayın 27’sinde Pera Müzesi’nde Aile Belgeseli’nin yönetmeni ve oyuncuları İtalya’dan gelecek, onlarla buluşma bizim için çok heyecanlı.

Çocuğu gelip “Ben eşcinselim” diyen bir aile ne yaşar?

Çocuğu açıldıktan sonra insan genelde önce bir şok yaşıyor. Sonra korku, “Başına bir şeyler gelir” kaygısı ve koruma eğilimi, ondan sonra bu konuda bilgilenme, sonra kabullenme. Bu süreçlerde insan çocuğuna yanlış davranabiliyor, kendini suçluyor, onu suçluyor. Bazı anne ve babalar “Biz nerede hata yaptık” diyorlar. “Çocuğum mu bir hata yaptı” diye de soruluyor. Anne baba birbirini suçlayabiliyor. Arkasından elâlem ne der, ailedeki diğer bireyler ne der, komşu ne der diye düşünmeye başlıyor. Toplum kadınla erkeğin evlenmesine, çocuk yapmasına alıştığı için, eşcinsel bireyler kötü diye düşünüyor. Ben “Nasıl destek olurum” diye düşündüm. Ama genelde böyle yaşanmıyor. Çocuk söyleyene kadar yok sayılıyor. Söyledikten sonra da yok sayılıyor.

Can’ın eşcinsel olduğunu öğrenene kadar toplumdaki dışlamanın farkında mıydınız?

Her zaman görüyordum, farkındaydım. Ben ve Can çok şanslıyız. Biz yaşamadık ama yaşayanlar çok. Mutlu bir çocukluk ve mutlu bir ergenlik yaşadı Can. Bir trans çocuğumuz vardı, ailesi okuldan almak zorunda kaldı. Aslında Can’da da Lise 1’de ufak çaplı bir şey olmuştu. O da onu çok dert etmedi.

Nasıl açıldı size?

Ergenlikte Can’da farklılıklar olduğundan daha emin oldum. Onun daha çok bilgisayara, telefona yöneldiğini hissettim. Bizle hiçbir şey paylaşmıyordu. Psikiyatriste gittik. Gittiğimiz psikiyatrist de, “Çok güzel bir çocuk yetiştirmişsiniz, özgüveni var, sosyal bir çocuk, yalnız maço özellikleri yok” dedi.

Can: Orada “Ben geyim, şöyleyim böyleyim” demedim. Aslında uzun zamandır farkındaydım ama orada söylemedim.

Gülseren: Biz doğru bir psikiyatriste gitmiştik. Piyasa cinsel eğitim almamış, homofobik psikiyatristlerle dolu. Son tanıştığımız bir ailenin çocuğuna elektro şoktan okunmuş suya kadar her şeyi yapmışlar. Çocuğun psikolojisi berbat olmuş. “Ailem benden utanıyor” diye düşünüyor. “Değişeceksin üzülme” demek bile yeterince üzücü.

Siz kabullenme sürecini nasıl yaşadınız?

Hemen kabullendim.

Can: Aslında annem bana açıldı. Ben bir gün onu Lambdaİstanbul’a çağırdım. Benim gidip geldiğimi biliyordu. Baktım annem gelmeye başlamış.

Türkiye’de erkek çocuğu sahibi olmak çoğu aile için çok önemli. Siz bundan etkilenmediniz mi?

Benim hiç öyle şeylerim olmadı. Toplumun dayattığı şeylerden kendim de hoşlanmam. Mesela evlenirken gelinlik giymedim. Sünnet töreni yapmadık. Gençken bir kadın haklarını savunurdum zaten. Biz çok istedik Can’ı. 33 yaşında anne oldum. Eşim dört sene kadar içeride kaldı, içeride evlendik. Geldikten sonra üç sene çocuk yapmadık, sonra çok istedik. Mutlu bir hamilelik geçirdim.

Hiç sarsıntı yaşamadınız mı?

Ben o açıdan kötü bir örneğim. Ama çoğu aile böyle değil. Bir annede çocuğunun asker olması, evlenmesi, erkek çocuk özlemi vardı. Bu konuda üzülen anne çok. “Nerede yanlış yaptım da benim oğlum böyle oldu” diye kendini suçlayan anne çok.

Dışarıdan bakılınca yaşadığınız ortam bir fanus gibi. Toplumda çok önyargıyla karşılaşıyorsunuz…

Ne kadar çok insan doğru bilgilenir ve bunu konuşursa o kadar iyi diye düşünüyorum. Almanya toplantısında tekerlekli sandalyeli bir anneyle tanıştım. “Ne kadar güzel çok şeyi halletmişsiniz” dedim, “Öyle demeyin 15 sene önce biz de böyle şeyler olacağını hayal edemezdik” dedi. Tekerlekli sandalyelere de düşsek, devam edeceğiz diye düşünüyorum. Annelerin yaşadığı en büyük kaygı “Hayatı nasıl olacak” kaygısı. Bir dolu ebeveyn çocuklarını okuldan aldı, akşam okullarına, açık liselere verdi. Aile grubumuzda bir çocuk gelmişti, en istediği okulda okuduğunu, iyi bir görevde olduğunu, eşcinselliğinin bilinmesi halinde bu işi kaybedeceğini söyledi. “Çok zor bir şey sürekli bir erkek muhabbetinin içinde olmak ama onunla yaşamak zorundayım” dedi.

Eşcinsel cinayetleri de çok yaşanıyor. Eşcinsellere yönelik şiddet korkutucu değil mi?

Can: 29 Mart seçimlerinden sonra Beyoğlu’nda karşıdan gelirken bir adam bana saldırdı.

Bir anda. Ermeni Lisesi’nin önünde. Dudaklarım patladı, dişlerim yerinden oynadı, sağ kürek kemiğim incindi. Şiddet yaşadım ama bunu homofobiye yormadım.

Gülseren: Beyoğlu’na çıkıyor, barlara gidiyor, korku hep oluyor. Bir de homofobi çok yaygın. Kendilerini korumalarını önermekten başka bir şey yapamıyorum.

“Sana kız mı yok” diyene “Zor beğenirim” diyorumAileye açılma sürecinde insan neler hissediyor?

Can: Annemin farkında olup olmadığını bilmiyordum. Lambdaİstanbul’a çağırdığım zaman geldi. Kenara çekip bambaşka bir şeymiş gibi söylememek gerektiğini düşünüyorum. Öyle söyleyince bambaşka bir şey algılanıyor. Bence her anne baba hissediyor ama illa çocuğundan duyması gerekiyor. Ama ben açılmadım anneme. Lambdaİstanbul’a gittikten sonra bir konuşma yaptık.

Ailelerin karşılaştığı baskılarla çocuklarınki farklı değil mi? Mesela okulda çocuklar çok acımasız şakalar yapabilir…

İllaki yaşadım ama dert etmedim. “Okul bitecek buradan kurtulacağım” diye düşündüm. Bir de sonuçta bir eşcinsel kendini gösterecek ne yapabilir? Travesti, transseksüel olmadıkça görünürlük olmuyor. Lise sonda bir arkadaşım olmuştu, onunla çok şey paylaşmıştık. Birbirimize direkt açılmamıştık ama anlamıştık. Birbirimize destek olduk o dönemde. Mahalledeki arkadaşlarım bile bilmezken o bilirdi. O bile çok büyük bir şeydi benim için.

Kendini kabul ettirme eğilimi kız arkadaş bulma gibi kaçışlar olmuyor mu?

Arkadaşım denemişti. Ailesi çok baskıcıydı. Psikiyatristlere götürdüler, hormon kullandılar. Tabii bir işe yaramadı. Üniversitede bir kız arkadaşım oldu ama ispat isteğiyle değildi. “Sana kız mı yok, doğru kadını görmedin, üzülme geçer, değişirsin zamanla, bu da bir dönem” diyenler oldu. Soranlara “Ben zor beğeniyorum” diyordum. Çünkü yüzde yüz gey, yüzde yüz lezbiyen, yüzde yüz heteroseksüelliğe inanmıyorum. Zaten biyolojik bir kadınla ilişkim olduktan sonra aslında hepsinin ne kadar birbirinin içinde olduğunu gördüm.

İlk aşk ne zaman?

17 yaşında. Ben o dönemin insanı çok beslediğine inanıyorum. Benimki uzun sürdü, üzüldüm ama sonrasını düşündüğüm zaman o olmasaydı çok daha çocuk kalabilirdim. Âşık olduğum insan da buna karşılık veren bir insandı, heteroseksüel birine âşık olmadım.

“Evcilik oynayan her erkek eşcinsel olmaz”LGBTT bireylerin hasta olduğunu düşünen görüş yaygın. Eşcinsel hakem tartışması da buradan çıktı. Siz nasıl cam duvarlarla karşılaşmadınız?

Karşılaşan çok aile var. O sorunlar daha ziyade travestiler, transseksüeller için geçerli. Burada en önemli şey ailenin çocuğuna sahip çıkması. Tanıdığımız bir trans annesi, o kendi ailesinin, çocukluğunun geçtiği mahallede oturuyor. Annesinin desteğiyle bir gün önce bakkalın, manavın önünden erkek geçen çocuk ertesi gün kız çocuğu olarak geçti. Ama anne o kadar sağlam durdu ki arkasında kabullenmek zorunda kaldılar. Babası hekim olduğu halde çocuğunu kabul etmedi.

Babalar bu çalışmanın neresinde?

Babalar daha zor kabulleniyor gibi ama bizim LİSTAG grubunda iki baba bir dede var. Hem de bir trans dedesi. Kızı ona durumu açıkladığında, “Tamam kızım” deyip destek veren bir dede. Babalar arasında eşinden önce fark edip ona destek olanlar var. Tabii ki daha azınlıkta.

Erkekler bu konuda kadınları suçlamıyor mu?

Tabii, tabii. O hepimizde yaşandı ilk başta. Biz de yaşadık çok hafif dozda olsa bile. Ama kadınların çocuklarının üzerine düşmesi çocuğun eşcinsel olması için yeterli neden değil. Yoksa babası ölen, çok kızkardeşle yaşayan çocuklar eşcinsel olurdu. Aynı yumurta ikizlerinden biri eşcinsel biri heteroseksüel olabilir. Bizim babamız da başlangıçta çok kısa olsa da, suçladı ve görmezlikten geldi, kabullenme sürecinde biraz yok sayma yaşandı. Can’la ilk konuştuğum zaman, “Benim konuşmama gerek yok” diye kaçamak bir yanıt verdi. Ama toplantılarımıza katılıyor. Evimize Can’ın bütün arkadaşları geliyor. Onun için özel olan insanlar da geliyor. Mesela Can çocukken arabalarla çok oynardı ama evcilik de oynardı. Çok sosyaldi. Taklidi çok severdi. O yüzden bana hiç garip gelmemişti çocuğumun evcilik oynaması.

Ailesinde şiddet görenler olmuyor mu?

Gelen aileler içinde kardeş tehdidi vardı. “Öldürürüm” diyordu. Polisti. Anne baba kabul etmiş, “Bu da bizim çocuğumuz” diyor fakat ağabey “Benim olduğum yere gelmeyecek” diye tehdit savuruyor. Bir de çocuk aileye “Ben eşcinselim” dediğinde “Demek kadın gibi olacak” düşüncesi kafalarında canlanıyor. Seks işçiliği yapacak, başına kötü şeyler gelecek diye düşünüyorlar.

Aileye açılmak çocuk için de travma yaratabilir. En son hakem meselesinde çocuk ailesinden önce Türkiye’ye açıldı.

Bence önce aileye açılmaları önemli. Bütün medyaya açılıp sonradan ailenin duymasından kötü bir şey olamaz. Önce yakınlarının duyması lazım.

“Çocuğunu ezdirmeyen köylü anneler var”

İnsanın “Keşke çocuğum eşcinsel olmasaydı” diye sorduğu olmuyor mu?

Çok var ama bizim LİSTAG grubu içindeki aileler genelde bunu halletti. CETAD’la yaptığımız aylık toplantılar çok anlamlı. Burada aileler cinselliği konuşuyor. Her türlü soruyu sorup, doğru bilgileri alıyorlar. Çünkü bazı ailelerde ilk his, kayıp hissi. Aslında biz anne babalar çocuklarımızı koruyalım derken, o sınırları aşıp onların özel alanlarına çok daha fazla giriyoruz. Özellikle açıldıktan sonra çocuklarımız daha tedirgin oluyoruz.

Sizin kabullenmeniz bu konuda sıradışı bir örnek değil mi? Bazı ailelerde erkeklerin yemek yapması bile mesele olabilir.

Bazı öyle anneler var ki köyde yaşıyor ama çocuğunun arkasında duruyor. “Çoğunuz gizli yapıyorsunuz bu işi, benim çocuğum o kadar dürüst ki bana söyledi” diyor. Annenin sevgisi çünkü koşulsuz bir sevgiye dayanıyor.

Taraf/AYÇA ÖRER – Istanbul – 07.06.2009

Reklamlar

Çiçekler de Binbir Çeşit: Benim ve Kızımın Hikayesi

clip_image0021

This article is also available in English Also the Flowers are 1001 kinds: The Story of Me and My Daughter

Disponibile anche in italiano SONO LA MAMMA DI UN TRANSESSUALE

Benim Hikayem

1961 yılında dünyaya geldim.

Babam ve Annem beni pamuğun içinde fasulye büyütür gibi çok itinalı, çok özenli, çok koruyuculu, çok muhafazakâr, çok modern, çok mücadeleci, çok doygun, çok prenses yetiştirdiler. Onların istediği gibi olmuştum onların istediği gibi de kırmızı kuşağımla evlendim.

Evcilik oyunu başladı; eşyalarımı, tabaklarımı, örtülerimi… Sandıkta ne varsa çıkardım kurdum. Amma! Beyaz atlı prensle aynı sosyal statüde değildik. O da çok iyiydi ben de; ama hep birbirimizi değiştirmeye ve kabullenmeye zorladık, zorlandım. Günlerim onu mutlu etmek için ailem tarafından öğretilen tüm dersleri uygulamakla geçiyordu. Üç kap yemek ve salata, tek çizgi ütülü pantolon, temizlik vs. derken, 1986 yılında büyük oğlum dünyaya geldi. İlk anneliğimde zorlandım; beyaz atlı prens doktordu ve devamlı bana müdahale ediyordu. “Şunu giydir şunu çıkart, su sıcak yıkama, kimsenin kucağına verme, aşısı yok” vs. ama hayatımdan memnundum. Hizmet acısından evin tüm sorumluluğu benimdi; yıkama-paklama-ayıklama, alma-verme-dökme, reçel yapma, turşu kurma… Mecburi hizmet nedeni ile küçük bir kasabada yaşıyorduk. Asker çocuğu olduğum için sık sık tayinle başka başka yerlerde yaşadığımız için bu kasabaya da hemen alışmıştım. Benim için önemli olan eşim ve çocuklarımdı ve nerede olsa mutlu olabilirdim. Öyle öğretti ebeveynlerim… Çevreye uyum sağlamıştım. Derken ikinci çocuğum dünya ya geldi. Erkekti… Oysa ben kız bebek istiyordum…

Aynı döngüyle yıllar geçti. Aileme koşturmaktan, onları mutlu etmeye çalışmaktan kendimi unutmuştum. Evliliğimden bir şey anlamamıştım, anlamıyordum, anlamayacaktım. Anlayamayacağımı da evlendikten on beş yıl sonra fırsat bulup da kendime “Ben kimim?” sorusunu sorunca anladım nihayet! Üç gün kim olduğumu bulamadım, sonra yazdım kendimi bir kağıda; ben evliliğimdeki Eda değildim. Bana rol verilmiş küçükken; cici, akıllı, hanım kız olacaksın, kırmızı kuşağı takınca eş olacaksın, anne olacaksın, evin hanımı olacaksın… Ben de bunları olmuşum ama aslında bunlar değilmişim. Eda olduğumun farkına varınca istenilen gibi olmadığım için beyaz atlı doktor’u tek bıraktım, bu sefer de kara kuşağımla ayrıldım. İki döşek, iki çocukla İstanbul’a geri döndüm. Maddi anlamda hiçbir şeyim yoktu. Üstelik aileme boşanacağımı söylediğim için tepki aldım. “Millet ne der” paniği ile beni dışladılar. Hepsi gör bakalım halini diye uzaktan bakmaya başladılar. Derken, benim özgür, zor, bedeli ağır ama çok mutlu yaşam mücadelem yeniden başladı. İşe girdim, bilgisayar kursuna gittim sertifika aldım; Açık Öğretim Fakültesi’ni kazandım, okudum diplomamı aldım. İşimde başarılı oldum halen de çalışıyorum. Büyük oğlum okulunda çok başarı oldu hep burs aldı. Yurt dışında okuyor. Küçük oğlum da okulunda çok başarılı öğretmenleri tarafından sevilen, tatlı, cana yakın, çok saygılı bir çocuktu. Ailemle bir yıl sonra aramız düzeldi.

Buraya kadar okuduğunuz benim hikayem. Benzerlerini okumuşsunuzdur, dinlemişsinizdir ya da yaşamışsınızdır. Yaşamda bilinen, duyulan ve yaşanılan şeyler değil mi?? Yukarıda yazdığım tüm olumsuzluklara bir şekilde, zor da olsa çözümlemeler üretebilmiş, ayakta kalmayı, kimseye yük olmamayı ve yaşamımı çocuklarımla birlikte sağlıklı ve mutlu bir şekilde sürdürebilmek için çareler bulabilmişim, değil mi ? “BAŞARMIŞIM” yani…Hah!Meğer hayatta benim başıma gelmez dediğiniz, aklınızın ucundan geçmeyen öyle şeyler varmış ki… Çare aramaya çalıştığınız, çare bulurum, buldum sandığımız ama yanlış yerde debelendiğimiz, zaman kaybettiğimiz , ne yapacağımızı bilemediğimiz, soracak, danışacak dertleşecek kimseyi, kimseleri bulamadığımız yaşanası şeyler…

Tüm bunları hissetmemizdeki, yaşamamızdaki sebep; biyolojik, toplumsal, ruhsal bilgi eksikliği… Şimdi anlatacağım, yakın zamanda yaşadığım, sizlerle paylaşmak istediğim hikâyemde ben de bilgi eksikliğinden dolayı zor günler geçirdim.

Kızımın Hikayesi

2005 yılında küçük oğlum birden yemek yememeye başladı. Odasından çıkmıyordu. Kendi kendineydi. O tatlı, konuşkan, cıvıl cıvıl çocuk gitmiş yerine hırçın, agresif, takıntıları olan bir çocuk gelmişti. On beş yaşındaydı yani tam ergenlik dönemi başlamıştı. Dersleri iyiydi. Okulda da seviliyordu. Bana öğretilen, bildiğimiz, duyduğumuz ergenlik dönemi krizleri diye üstelemiyordum. Hızla kilo vermeye başladı bir paket kepekli ekmek ve sudan başka gıda almıyordu. Durum sağlık açısından ciddiye gidiyordu. Psikologa götürdüm. Anoreksia nevroz teşhisi kondu. Konuyla ilgili epey mücadeleler verdik… Derken 2006 yılında ben işyerimde aniden fenalaştım. Beyin anevrizması(balon) teşhisiyle hekimler, anneme, babama ve yakınlarıma “20%’si yaşıyor, ameliyatta ne olur bilinmez” diyerek benii operasyona almışlar.

Üç gün uyutulmuşum. Yaşama geri döndüğümde yatağımda çok sevinçliydim. Allah beni çocuklarımın başından eksik etmemişti. On beş gün sonra doktorlar odama doluştular. Şah damarımla kulağım arasında yine balon varmış, patlamadan almaları lazımmış. Yeniden ameliyata gittim. Korkum ölmekten değildi; çocuklarımın bensiz kalmasıydı. Çok zor günler geçirdim ama akrabalarım, arkadaşlarım, ailem ve dostlarımdan çok sevgi ve ilgi gördüm, hiç yalnız bırakmadılar. Her gün çok uzak bir hastane olmasına rağmen gidip geldiler. Onların sevgisiyle hiçbir araz kalmadan taburcu oldum.

Hastayken öğrendiğim tek şey yaşam çok kısa ve her an her şey olabilirdi; yaşarken mutlu olabilmek ve yaşadığının tadına varmak lazımdı…

Evime geldim. Başım bir baştan bir başa dikişli, saçlarım traşlı, nekahet dönemindeyim. Tatlı, cana yakın, küçük oğlum karşımdaki koltuğa oturdu: “Anne sen ölseydin, ben babamla da anneannemler de yaşayamazdım” dedi. Dondum. “Aaa! Benim öleceğimi hesaplamış, kendine yer aranmış” dedim içimden. İçim üzüldü. O dönem travma geçirdiğim için hemen her şeye üzülebiliyordum. İçsel yaşadım, bir şey demedim. Bakakaldım sadece. Ertesi gün sıkıntılı, ağlamaklı bir şekilde yine yanıma geldi ve benim hayat öğretilerimi altüst eden, bildiklerimi bilmediğimi anlamaktan zor ameliyattan zor, eşten ayrılmaktan zor, iş bulmaktan zor, hayatım boyunca sık sık önüme çıkan engellerden zor bir şey söyledi. ” Anne benim ruhum başka bedenim başka” dedi, anlamadım. Birden baktım gözlerine “bu ne demek diye” yine anlamadım. Sordum, “nasıl bir şey” diye. “Ben aslında kızım, bedenim erkek” dedi. Dondum, şaşaladım, katıldım, uzun bir sure sessiz kaldık. Düşündüm. Bu ergenliğe geçişi anlamadı ya da ruh hastası oldu dedim. İçimi ferahlattım. Nasılsa her şeye çare buluyordum. Buna da bulurum dedim ve sessizliği bozdum. “Yavrum, canım merak etme sen, kafana takma, bakarız bir çaresine” dedim. Dedim ama kafam bulandı, içim acıdı, karanlık bir yol uzadı gözümün önünde. Öylece kalakaldım.

Çok üzüldüm, çocuğum şizofrendi. Yok, yok ergenlikteydi! Geçişi anlayamamıştı. Yok, yok ruh hastasıydı! Allak bullak oldum. Kimseyle paylaşılacak bir şey değildi. Sonra, çocuğumun adı çıkmasın diye de derdimi söyleyemezdim kimseye. Bunları düşünüyordum. Bir taraftan da internetin karşısına oturdum, psikiyatr aramaya başladım. İlaçsız bir tedavi şekli istedim, kendimce buldum da… Bu arada çocuğuma “bak yavrum, geçecek” demeye başladım. Bana ısrarla “bu geçmez anne, ben hep böyleydim “diyordu. “Aman!” dedim. “Bunun hastalığı varmış, ben anlamamışım, ilerlemiş” diyordum içimden.

Doktor babasına telefon açtım. “Bak!” dedim. “Böyle, böyle…” sustu kaldı. “O karıştırıyor” dedi. Hekim olduğu halde benden daha suskun bakıp duruyordu. İçi katılmıştı galiba. Hemen de gitti zaten.

Ben işimden gün içinde doktora gitme izini aldım. Yaklaşık 8 ay taşındık doktorlara. Yolda benimle devamlı kavga ediyordu. “Anne paran mı çok, anne ben böyleyim değişmem”. “Haaa hııı” deyip kolundan çekeliyordum. Uzun uzadıya psikiyatr gezileri yaptım. Psikiyatrların bunun geçici bir şey olduğunu, ruh hastalığı olduğunu söylesinler istedim. “Ergenlik çağında aklı karışmış” desinler istiyordum.

Bu arada çocuğum odasına kapandı. Son derece kızgın, saldırgan, alıngan, içine kapanık oldu. Devamlı mutfağa gidip geliyor adaçayı içiyordu. Adaçayının ne işe yaradığını ben sonradan öğrendim. Çocuğum adaçayını bardak bardak içerken aklıma bir şey gelmiyordu. Ferahlamak için içiyor diyordum. Aklım çayda değildi. Aklım fikrim “anne ben kızım aslında” demesine takıldı, ben hala orda kalmıştım. Derken bir gün Marmaris’ten arkadaşım ve kızları geldi. Birlikte alışveriş merkezine gittik. Ben de çocuğuma tişört almaya kalktım ama çocuğum çok sinirliydi. Kızıyor, beğenmiyordu. Benle başa çıkamadı, kabine girdi, tişört denemesi yapmaya… Bir anda ben kabini açtım, nasıl oldu diye! Bir de ne göreyim; çocuğumun göğüsleri var, bol giysilerle saklamış… bunlar ne? Dondum kaldım. Bana “anne adaçayından oldu” dedi.

“Evladım bu çayın bu kadar mahareti var da bu insanlar ne diye silikon peşine düşüyorlar?” dedim. Dedim de içim kanadı. Kanadı, çıktık. Hiçbir şey demedim. Söylenmedim. Psikiyatrına telefon açtım. “Durum ciddi, Çapa’ya götürün” dedi ve çok saygı duyduğum halen gitmeye devam ettiğimiz Sayın Hocamıza götürdüm. Çocuğumu odasına aldı epeyce konuştular, sonra beni çağırdılar. “Buradan, benden çocuğun ile ilgili ne bekliyorsun? Niye geldin?” dedi. “Çocuğumun durumunun netliğini öğrenmeye ve kabule geçmeyi bekliyorum” dedim. Çocuğumu dışarıya çıkardı.

“Senin çocuğun transseksüel, kabule geç” dedi. “Ama!”, dedim. “Hocam, bu çok takıntılı ama hocam, bu anoreksia… ama hocam şöyle, ama hocam böyle” derken. Hocam dedi ki “ruh hastası olduğunu mu söyleyeyim, bunu mu duymak istiyorsun” dedi. “Evet!” dedim. “Yok” dedi. “Ruh hastası değil” dedi. “Peki!” dedim, odadan çıktım. Çocuğuma bir şey belli etmedim.

Bacaklarım tutmuyordu. Tir-tir titriyordum. Kendimi çok çaresiz hissettim. Çocuğumu, abisini eve yolladıktan sonra banka oturdum ağlamaya başladım. Böğüre böğüre ağladım. İçim yana yana ağladım. Oğlumu kaybettim, bir çocuğumu kaybettim, ona çok ağladım.Ağlamam durdu. Çapa Psikiyatrı Bölüm Başkanı Sn. Şahika Yüksel’in yaptığı teşhis çocuğumun bana söylemlerinden daha etkiliydi. Yani durum tespit edilmişti. Birden kızım doğdu. Evet, evet bir kızım dünyaya geldi. Hem de 15 yaşında kocaman bir kızım oldu . Kabullenme sürecini başlattım.Bu ne demekti; ailem?, arkadaşlarım?, işim?, komşularım?, mahallem?, okulu?, işi, yaşamı? Herkesin penceresinden 15 yaşında dünyaya gelen kızıma baktım. Of! çok yorucu, çok karanlıktı. Kendi pencereme geçtim, kızıma baktım. Korktum. Bu bebeği nasıl büyütecektim? Konuyla ilgili hiçbir bilgim yoktu.

Ama benim evladımı, canımı seve seve vereceğim bebeğimi yaşamı boyunca sağlıklı, mutlu ve güvenli bir şekilde yaşaması için, ayaklarının üstünde durabilmesi için, okuması için önce kendimi bilgilendirmem ve araştırmalar yapmam gerekiyordu. Seve seve yapacaktım çocuğum için, çünkü o beni kandırmadı. Çalmadı, kimseyi öldürmedi. Kimseye saygısızlık yapmadı. Dürüstçe “bana yardım et anne” dedi. Bana içini açtı. Duygularını, hissettiklerini anlattı. Saklanmadı. Çocuğumun açık olması gücüme güç kattı.

Hani çocuk dizilerinde “batmen” vardır, ordan oraya uçar, bir de gölgelerin gücü adına She-ra vardır… Bayan versiyonu… O da bendim artık. Gölgelerin gücü adına çocuğuma ve bu duyguları olan tüm çocuklara destek olacaktım. Demesi ne kadar kolay değil mi? Hayata geçirmek, uygulamak zor. Ama konu sizin çocuğunuzsa hem zor, hem değil…

Çapa’ya terapilerine gitmeye başladı.

Kızımın odasından törpü, cımbız çıkmaya başladı. Her şeyin ilkinde önce donup kalıyordum. Hemen çözüm arıyordum. Hemen bir makyaj sepeti aldım, kendi elimle koydum, yerleştirdim içine… Ona güzel ayaklı ayna aldım.

Anladım ki ilk yapılacak şey; onu ortada hissettiği bedene tam kavuşması için destek vermekti. Giysileri vs. Ama öyle abartıyordu ki… “Neden kızım böyle yapıyorsun, bak tırnaklar bu kadar uzamaz, kaşlar bu kadar inceltilmez, kızlar böyle yapar, hanım olur” dedikçe bana kızıyor, “ben böyle istiyorum, ben taş gibi kız olacağım” diye başlıyordu söylenmeye. Kendi kendine hormon kullanıp sağlığı bozulmasın diye renk renk sütyenler aldım, nasıl kullanacağını öğretirken içim kanıyordu. Neden böyle? Ben ne yapıyorum? Bir anda bana dönüp “anne ne güzel oldu değil mi” diye yüzü gülünce bende toparlanıp o mutlu diye mutlu oluyordum.

Hem kendime ve kendi duygularıma hem de kızımın güzel bir kız olma koşturmacasına, abartılarına yetişmeye çalıştım. Hep anlatıyordum bak böyle yapalım şöyle yapalım diye… Diye diyeleri hala anlatıyorum.

Kızımı Açıköğretim lisesine kayıt ettirdim, lise sonuncu sınıfa. Dersaneye yolladım, gittim herkesle konuştum:” Ben annesiyim kızım böyle bir sürecle okuyacak.” dedim. “Tamam” dediler, kolaylıklar sağladılar, destek oldular. Her sınava gidişinde gerginlik yaşadı, sınava alınırken bir yanda bayan polis bir yanda erkek polis kontrol için dururdu ve kızım ortadan yürürdu. Her defasında bayan polisin olduğu tarafa çekiştirip, “gel kızım heyecanlama” diye onu ordan geçirdim. Ve kızımın lise bitirme notu 100 üzerinden 100. Ayrıca üniversiteyi kazandı. Doktor kontrolünde hormon kullanmaya başladı. Saçları uzadı, abartılarına son verdi. Güveni geldi, içinde sakladığı duygularını abartılı yaşadı ama sonunda yaşının gerektirdiği kıvama geldi. Bebeğim büyümeye başladı. Bunları yaşarken ben sürekli korkulu, kaygılı, endişeli oldum ve hala da oluyorum. Nedeni de korumak kollamak güdüsü olsa gerek; annelik yani!

Artık farklı boyutta yaşıyoruz: ANNESİ VE KIZI! Ergenlik ve menapoz ile ilgili kitaplar okuyorum. Anne ve kız, anne faktörü vs. Çok paylaşacaklarım var, en iyisi ben özete gireyim:

AİLEM: Ağabeyi zaten kabullenmişti, bana ve kız kardeşine destek oldu, maneviyatımızı güçlendirdi. Oğlum, çevremizin kabullenme sürecinde çevremizi sürekli bilgilendirdi, destek oldu.

BABASI: Henüz anlamış değilim. Okul taksitlerine finansal desteği sağladı.

BABAM: Babam kabullendi. “Aman kızım, elinden kaçırma, sarıl ona!” dedi ama 76 yaşında olmasına rağmen bilgi yetersizliğinden devamlı soru soruyordu. CETAD toplantılarına katılan ilk dede ünvanını aldı, bir sürü sorular sordu, kafası karıştı ve bilgilendi. Sn. Dr. NESRİN Hanım’a: “Biz de bilmiyorduk, bilgisizlikten ötekileştirmişiz.” dedi.

ANNEM: Baştan beri reddetmişti. Üstüne gitmedim, karşılaştırmadım. Bir yıl sonra bayramda bizi evine davet etti, torunuyla karşılaştı, kucakladı ve “çok güzel olmuşsun sen.” dedi.

YAŞADIĞIM SEMT: Değiştirmedim evimi; niye ordan oraya gideyim ki… Akrabalarımın, tanıdıklarım, komşularımın oturduğu semt. Kızımı koluma takıp çıktım, başımı eğmedim. Ne derler diye düşünmedim. Ekmeğimizi, suyumuzu, değerlerimizi bize kimse vermiyor. Kendimiz kendimizi kurtarıyoruz. Hala bir şey sormadılar, soramazlar da! Duruş önemli…

KARDEŞİM VE EŞİ: Baştan kabullendiler, destek oldular.

LAMBDAİSTANBUL AİLE GRUBU: İyi ki böyle bir çalışmanın öncülüğünü yaptık; yüreklice, sevgiyle, saygıyla çoğaldık. Biz anneler, babalar, kardeşler birbirimize destek oluyoruz. Bizim yeni akrabalarımız oldu; kızımın teyzeleri var, amcaları var, ağabeyleri var. Kendimi güçlü hissetmeme, aynı duygu düşüncede olan bizler, yani Lambdaistanbul Aile Grubu ebeveynleri öğrettiler. Saygılı olmayı, koşulsuz sevgiyi, yargılamadan ötekileştirmeden önce BİLGİ SAHİBİ olmayı ve desteği ilke yaptık kendimize.

ERKEK ARKADAŞIM: En zor kısımdan beri yanımda arkadaşım, oksijen tüpüm; zorlukları yaşarken, ağlarken, çaresiz hissederken hep yanımdaydı. Ona sonsuz teşekkürler.

ÖĞRENECEĞİMİZ BİLGİ: Cinsel yönelim nedir? Cinsel tercih nedir? OKULU CETAD …

İyi ki çocuğum gizlememiş, cinsel durumunu yani kendini benden saklamamış. Gizlenmeler ve yalan söylemeler reddedilme korkusunda kaynaklanıyor. Bence hayatta ne kadar açık olursak kendimiz ve çevremiz için o kadar iyi olur. Biz anne-babalara çok görev düşüyor. Çocuklarını reddeden, lanetleyen aileler kendinden kaçıyor, etraf yüzünden kendiyle yüzleşemiyor. Cinsel kimlik farklılığı yaşayan çocuklarımız için toplum önyargılı. Kendilerinden “namuslarıyla” çalışmaları beklenirken “namuslu bir iş bulamamaları” toplumun konuyla ilgili cahilliğinin yarattığı ikilemlerin en üzücüsü. Cinsel kimliğin, bireyin kimliğinin değişmez ve değiştirilemez bir parçası olduğunu, kişinin kendisini topluma uydurmak yerine toplumun bakış açısını değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de ebeveyn desteği lazım. Yaşam çok kısa, bırakın insanlar cinsel yönelimleri ve kimliklerini ne olsursa olsun, nasıl mutlu olacaklarsa; sağlıklı, mutlu ve güvenli yaşasınlar. Çocuklarımıza sahip çıkalım. “Başkası ne der?” ile kendimizi ve çocuklarımızı yiyip bitirmeyelim. Bilinçlenelim. Çocuklarımızla konuşalım. Konuşmalıyız; çünkü esas sapkınlıkların gizlemeler ve ötelemeler sonucunda oluştuğuna inanıyorum.

“Elalem ne der?”lere karşılık, aklımızdan çıkarmayacağımız, kendimize sürekli tekrarlayacağımız, bizi güçlü kılacak cümle (tecrübelerime dayanarak söylüyorum, ben kendimi bu cümle ile ayakta tuttum):

Cinsel kimlik asıl kimliğin çok ufak ayrıntısı. Bizi biz yapan nice özelliklerimiz var, öyle değilmi? Her zaman çoğunluk haklıdır diye bir şey yok. Unutmayalım çicekler de binbir çeşit…

Herkese sağlık, huzur diliyorum.

Eda Anne.

Ben bir anneyim.

Ben bir anneyim. Biri on yedi, diğeri on üç yaşında iki oğlum var. Kral ve Prens.Kral her zaman derslerinde, okul hayatında, sosyal etkinliklerde, gittiği dershanede ve gitmediği dershanelerin katıldığı sınavlarında hep bir numara olan, çok başarılı, popüler, karizmatik, kişiliğiyle de saygılı olan bir çocuk. Özgüvenini kazanmış, “bu taht benim,” diyebilen bir Kral.

Prens ise Kral’ın tam tersi; aynı imalathane, aynı annenin yetiştirdiği çocuklar; nasıl da bu kadar farklı olabiliyor, değil mi? Düşünmemek elde değil. Prens içine kapanık, hırçın, kaprisli, hiçbir sosyal etkinliğe katılmak istemeyen, “ya başaramazsam, başarısız olursam” korkusuyla, kendine güvenini kazanamamış, huysuz ama tatlı bir çocuk. Şimdi Prens’e özgüvenini kazandırmak için savaşıyorum.

Yalnız Kral’ın, benim de bir yıl kadar önce öğrendiğim büyük bir sorunu (!?) var. Her annenin çocuğunun küçük bir sorunu dahi olsa, anneye büyük bir sorunmuş gibi gelir. Fakat benim ve oğlumun sorunu gerçekten büyük. Bu büyük sorunu eşim, ben ve oğlum biliyor. [Bilge Remus Ka’dan Not: Bu yazıyı buraya aktardığım zamanlarda, artık kardeşim de bilmektedir.] Eşim savaşmıyor ama kabulleniyor. Bense baştan, öğrendiğim gün kabullendim ve savaşmak istiyorum. Savaşmamın sebebi ise ileriki hayatında kralımın mutsuz olmaması, acı çekmemesi. Çünkü onun mutsuz olup, acı çekmesi bana daha çok acı veriyor. O benim her şeyim. Etim, tenim, damarım, kanım, canım; ve canımdan bir parça. Kralımın gözünden akan bir damla yaş için dünyayı yıkarım. Oğlumun sorununu öğrendiğim ilk gün ve şimdi, bu sözü hala söylüyorum. Kralıma, “sen benim oğlumsun, senin için dünyayı karşıma alırım, sokakta yatarım ama senden asla, asla vazgeçmem. Seni bırakmam,” diyorum.

Şimdi gelelim bu büyük sorunu nasıl öğrendiğime.

Kralım bir gün dışardan eve geldi, kendini koltuğa yüzyukarı atıp, yüzünü ve gözlerini saklayarak içini çeke çeke ağlamaya başladı. Çok şaşırdım çünkü hayat dolu bir çocuktu. Oğlumu bu kadar üzen neydi? Kim olabilirdi? Oğlumla konuşmaya başladım; “ne oldu oğlum? sorunun ne? okulda mı yoksa özel hayatında mı problem var? neden bu kadar üzgünsün? kim ağlattı seni?” diye onun saçını okşayarak sorular sorup durumunu öğrenmeye çalışıyordum. Oğlumsa bana, “imkansız anne imkansız” diyerek cevap verdi. [Bilge Remus Ka’dan Not: ee, şey; o zamanlar küçüktüm. bilmiyordum. hiçbir şeyin imkansız olmadığını bilmiyordum.] Ben de ona “nedir imkansız olan? bir kız mı girdi hayatına? kimmiş bakalım bu kız, benim oğlumu kendine aşık edip ağlatacak kadar,” diyerek onu anlamaya, sorununu bulup çözmeye çalışıyordum. Çünkü oğlum bu yaşına kadar böylesine duygu dolu acı çekip ağlamamıştı. Ama imkansız dediği sorun neydi? Bence insan isterse imkansız denilen hiçbir şey yoktur. Bunları oğluma bir şekilde onun anlayacağı gibi anlatmaya çalıştım. “Oğlum göz yaşı döktüğün bir kısa, birbirinizi seviyorsanız sabredip okuyup, mesleklerinizi elinize aldıktan sonra evlenirsiniz. Gerçek sevgiyse beklemesini bilmelisiniz. Dünyanın öbür ucunda da olsa, sevginiz varolduğu sürece onu alır geliriz, imkansız bir şey yoktur. İmkansızlıkları insanlar kendileri yaratır,” diyerek yarasına merhem olmaya, gözyaşlarını dindirmeye uğraşsam da pek başarılı olamadım. Çünkü oğlum dönüp dolaşıp yine imkansız diyordu, ben imkansız desem de.

Kralım uzun süren telefon konuşmaları, mesajlaşmaları devam ederken bir gün bilerek telefonu benim odama bırakmış, mesajlarını da silmemiş. Tabii ben de onun izni olmadan mesajlarını okudum. Çok üzüldüm. Üzülmemin sebebi ise arkadaşından gelen mesajların acı dolu olmasıydı. Arkadaşı, “kendimi öldüreceğim, sensiz yaşayamam, senin yanına kaçıp geleceğim, ailem öğrenirse beni yaşatmaz, seni çok seviyorum,” gibi çok acı, ölüm kokan, korku dolu kelimelerdi. Sonra oğlum uyandı, kalktı. “Oğlum seninle konuşabilir miyiz çok önemli. İstemeyerek de olsa, senin iznin olmadan mesajlarını okudum. Ama şundan eminim ki, senin mesajlarını okumamı istediğin için özellikle telefonu odama bıraktın. Yine de iznin olmadan okuduğum için özür dilerim,” demeyi de ihmal etmedim. Oğlum da, tahmin ettiğim gibi öğrenmemi, okumamı istediği için telefonu odama bıraktığını itiraf etti. Sonra oğlumla konuşmaya başladık uzun uzun. Oğluma, arkadaşının yazdığı mesajların çok kötü, üzücü olduğunu, yaşlarının çok küçük olduğunu, daha okuyacaklarını, önlerinde güzel bir geleceğin onları beklediğini, beklemeyi, sabretmeyi öğrenmeleri gerektiğini anlattım. Oğlum beni dinledikten sonra, “anne, beni yani oğlunu ne kadar tanıyorsun? Benim içimdekileri biliyor musun? Duygularımı, düşüncelerimi anlayabilir misin? Ha? Söyle anne, benim çektiklerimi biliyor musun? Oğlun ne acılar çekiyor, bunalımlara giriyor, bunları fark ettin mi? Anlayabilir misin beni anne? Gerçekler farklı, beni hiç tanımıyorsun. Gerçeği öğrenirsen kaldıramazsın, şoka girersin, bunalım geçirirsin. Boşver anne, boşver,” diyerek beni şaşırttı.

Oğlumu nasıl tanıyamazdım bu yaşa kadar? Onu ben getirdim bu dünyaya, ben büyüttüm. Benim bilmediğim, farketmediğim neydi? Düşünceleri, duyguları, içinde yaşadığı acıları, bunalımları, beni şoka uğratacak, kaldıramayacağım kadar ağır olan sorun neydi? Demek ki benim bu zamana kadar bilmediğim, farkında olmadığım, oğlumun iç dünyasında, beyninde, ılık bir rüzgar değil de, etrafını sarsacak kadar kuvvetli bir fırtına varmış. Ve bu fırtınanın, oğlumu kuru bir yaprak gibi sağa sola savurmasından korktuğu için, sığınacağı en güvenli liman olan anne kucağını seçmiş. Çünkü beynindeki fırtına artık çok daha kuvvetli esmeye başlamış, bu fırtınaya tek başına karşı koyamayacağını anladığı için benim, yani annesinin öğrenmesini istemiş. Oğluma, “benim bu zamana kadar kaldıramadığım hiçbir şey olmadı. Her şeyi, tüm yükü tek baıma kaldırdım. Ben kuvvetli bir anneyim. Senin sorunun ne olursa olsun kaldırabilirim ve şunu asla unutma, ben senin her zaman yanındayım, seni asla bırakmam. Şoka girmeyeceğim. Sorununu anlat, bilmek istiyorum,” diyerek ısrar ettim. Her ne kadar beni üzmek istemese de, artık çok bunaldığı için, ısrarlarıma karşı koyamayarak tek bir cümleyle anlattı. “Anne, telefonda konuştuğum, mesajlaştığım, senin mesajlarını okuduğun arkadaşımın ismi Can,” dedi. Ben de, “kıza erkek ismimi koymuşlar, olabilir; bazen de erkeğe kız ismi koyuyorlar, bunda bir sorun yok,” diye cevap verdim. Ama oğlum ısrarla “Anne, adı Can,” diye tekrarladı, tekrarladı. Bir an durdum, düşündüm. “Oğlum, bu sevdiğin arkadaşın erkek mi?” diye sordum. Oğlum da, “evet anne,” dedi. Oğlumun evet demesiyle çok şaşırdım, şoka girdim, yıkıldım, gözlerim boşluğa baktı kaldı. Ama hemen toparlanmam gerekiyordu, çünkü karşımda benim canımdan, kanımdan doğurduğum yeşil gözlü bir kral, bir çocuk bana bakıyordu, tepkimi ölçüyordu.

Onun için yıkılmamam, ayakta dimdik durup, bu yük ne kadar ağır olursa olsun taşımam gerektiğini biliyordum. Çünkü ben bir ANNEYİM. Bir çocuğun fırtınalardan korkup sığınacağı en güvenli LİMAN, o benim işte.

Oğlum bana, “bak gördün mü anne, sana demiştim kaldıramazsın, şoka girersin, bu yük farklı bir yük. Her zaman taşıdığın, kaldırdığın yükler gibi değil; çok farklı ve ağır. Anne, senin üzülmeni istemiyorum. Üzüleceğini bildiğim için bu zamana kadar kendimi gizledim. Ama artık çok fazla geliyor; onun için sana açılmak istedim. Ve bu sebepten telefonu senin odana bıraktım,” dedi. Ben de oğluma, “neden, niçin, nasıl böyle bir durumun olduğuna karar verdin? Bu nasıl bir şey oluyor? Ne demek, bana bunları açıklar mısın? Bu durumun bir hastalık mı, tedavi olması mümkün mü? Bu durum fiziksel mi yoksa duygusal mı? Ne zaman farkettin kendindeki değişikliği? Suçlu biz miyiz acaba, bu duruma sebep olabilir miyiz, nerede hata yaptık, neyi yanlış yaptık? Doğuştan mı yoksa sonradan mı?” Buna benzer sorular aklıma birden yığıldı kaldı. Ve oğluma sordum, sordum… Bana kendi çabasıyla edindiği dünyaca ünlü profesörlerin bilgilerini anlattı ve kısa zaman sonra bu doktorların açıklamalarını bulup yazılı bir dosya olarak getireceğim dedi. Bir süre sonra bahsettiği profesör doktorların yazılarını bana getirdi. Ama oğlumun ileride mutsuz bir hayat sürmemesi için savaşmam gerekiyordu. Normal bir erkek olması mümkünse, oğluma “beraber bu sorunu aşabiliriz, elele verip savaşalım oğlum,” diye teklif yaptım. Ama oğlum, “olmaz, mümkün değil anne. Bu bir hastalık değil, hiçbir tedavisi yok tıpta. Zaten tıp da, biliyorsun, hastalık olarak kabul etmiyor,” diye cevap verdi.

Benim oğlum bir GEY, yani EŞCİNSEL.

Bu zamana kadar eşcinsel kelimesini duymuştum. Ama gey kelimesini duymamıştım. Oğlumda öğrendim. Gey, lezbiyen; bu tür insanlar kendi hemcinslerine ilgi duyan kişiler. Ve aramızda farketmesek de bu tür insanlar çok var. Topluma aykırı olduğu için kendilerini gizlemek zorunda kalıyorlar. Ben bu sorunun içinde olduğum için bütün çocuklarımızı daha yakından tanıma fırsatı buldum. Kendimi şanslı mı yoksa şanssız mı görüyorum bilemiyorum. Tek bildiğim bir şey var, bana Allah’ım böyle bir evlat verdiği için şükretmek zorundayım.

Oğlumun çok yakın bir arkadaşı var. Transeksüel bir erkek. O da bana durumunu rahatlıkla anlattı. Çok tatlı, zeki, bence ileride adını duyurabilecek bir kişi olacak.

Peki burada suçlu olan kim? Anneleri hamile bırakan babalar mı, babaların spermleri mi; hamile kalan anneler mi, annelerin yumurtaları mı? Bu tür çocukları doğuran anneler mi yoksa doğan çocuklar mı? Kim suçlu bu durumda? Eğer Allah’a, yaradana inanıyorsak, Allah’ın bize verdiği, sunduğu nimetleri göz ardı etmeyerek görebiliyorsak, işte o zaman bu tür çocukları da bize Allah verdi. Allah’ın verdiği her şeye razıysak, şükür ediyorsak, bize böyle evlatlar verdiği için şükretmemiz gerektiğini bilmemiz lazım. Suçlu kimse yok. Eğer suçlu arıyorsak, suçlu bizleriz. Toplum olarak bu çocuklarımızı dışlayarak ittiğimiz için.

Şimdi burada benim bir anne olarak, çok üzüldüğüm bir noktaya değinmek istiyorum. Bu çocukları bizler doğurup, büyütüyoruz. Birer yetişkin insan yapıyoruz. Yetişkin insan olduktan sonra ellerine mesleklerini alıp başarılı oluyorlar. Birçok insan tanıyorum bu durumda. Ama hep bir bunalım yaşıyorlar. İçlerinde korku ve yalnızlık. Kendilerini yıllarca ailesinden gizleyen, korku içinde yaşayan binlerce çocuk, yetişkin insan var. Ben bu durumda olan yetişkin birini örnek olarak anlatmak istiyorum. Yıllarca ailesinden kendini gizlemiş. Hemen hemen hayatının yarısına gelmiş, acılarını hep içinde tek başına yaşamış. Ailesine defalarca durumunu anlatmak istemiş ama korkmuş. Korkusu ise ailesinden reddedilmek, itilmek. Ve en sonunda bir gün cesaretini bulup annesine anlatmış. Tabi, korktuğu başına gelmiş. Annesinden çok büyük tepki almış. Annesi defalarca intihara kalkışmış. Bu yetişkin, aklı başında insan şimdi hala çok büyük üzüntüler yaşıyor ve mutsuz. Annesini çok seviyor ama annesi onu anlamıyor. Burada bu anneye ve böyle çocukları doğuran annelere seslenmek istiyorum. “Neden Allah’a karşı geliyorsunuz? Bu çocukları ben, sen, bizler doğurup Allah yaratmadı mı? O zaman niçin şükretmeyi bilmiyorsunuz? Çocuklarınıza karşı geleceğimize, yanlarında olup destek olmamız gerekmiyor mu? Zaten toplum dışlıyor onları, bir de biz anneler dışlarsak, itersek onlara kim kucak açar, kim tutar ellerinden? Üzüntülerini, sıkıntılarını bize anlatamayacaklar da kime anlatacaklar? Bu suçsuz çocuklarımız sorunlarını bizlerle paylaşamadıkları zaman, bizler onları dışarı itmiş oluyoruz. Dışarıdaysa onları bekleyen bir sürü aç kurt, karanlık kuyular, leş kokan çöplükler.

Lütfen anneler, babalar, aileler ve yaşadığımız toplum. Lütfen bu çocuklarımıza kucak açalım, dışlayıp itmeyelim. N’olur biraz daha duyarlı, anlayışlı olalım.

Bu çocuklarımıza yardımcı olursak, ileride onları bekleyen köprü altlarından, düşecekleri karanlık kuyulardan, leş kokan çöplüklerden kurtarıp, hayatta başarılı, dimdik ayakta duran, güvenilir birer birey, yetişkin, mutlu insanlar olarak yaşama kavuşturabiliriz.

Kaynak: http://bilgeka.blogspot.com/, 9 Subat, 2009

Escinsellik Nedir?

3 Ocak 2009 tarihinde HaberTurK’te Esra Kazancıbaşı’nın hazırlayıp sunduğu “Medikal” adli programda Cinsel Egitim Tedavi ve Arastirma Dernegi’nden psikiyatristler (Prof. Dr. Sahika Yuksel ve Dr. Nesrin Yetkin) genel olarak cinsel yonelim ve cinsiyet kimliginin arasindaki farklari, ozel olarak escinselligin  ne oldugunu cevapliyor.

Aileler Cinselligi Konusuyor…

Lambdaistanbul Aile Grubu’nun ve Cinsel Egitim Tedavi ve Arastirma Dernegi’nden (CETAD) gonullu psikiyatristlerin katkilariyla duzenlenen toplantilarimiz her ayin ilk Persembe aksami* saat 17:30’da CETAD’in Sişli’deki merkezinde…

Cocugunun, kardesinin veya herhangi bir akrabasinin escinsel, biseksüel, travesti veya transseksüel oldugunu ogrenen ve bu konu hakkinda konusmak isteyen herkesi bekliyoruz…

Katilim icin lutfen 0 532 595 34 98 nolu telefondan Metehan’i arayiniz.

*Ilk Persembe’lerin tatil oldugu aylarda toplantilar ikinci Persembe yapilmaktadir.

Kocam oğlumuzun gay olduğunu öğrendiğinde kendini suçladı

Çocuğunuz mu size açıldı yoksa siz mi konuşmak istediniz?
Oğlum 20 yaşına kadar söylememişti. Benimle konuşunca ben de eşime durumu anlattım. Bunun normal olduğunu, kimsenin suçlu olmadığını söyledim.

Kocanız kendini suçladı mı?
“Ben işlerimin yoğunluğundan dolayı onunla yeteri kadar vakit geçiremedim” diye düşündü uzun süre. Ama çabuk atlattık. O da ben de oğlumuzu hiçbir zaman hiçbir şeye zorlamadık. Çok huzurlu bir çocukluk yaşadı.

Bir eşcinsel annesi çocuğu ona açıldığında nasıl davranmalı?
Onu koşulsuz sevmeli. Toplumun baskısına çocuk sevgisini feda etmemeli.

Ahmet Yıldız vakasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben Ahmet’in kendi anne veya babasının onu öldürtebileceğine hiç inanmıyorum. Ama yakın çevresinden onun gay’liğini hazmedemeyip böyle bir girişimde bulunanlar olmuş olabilir.

Gönüllü olduğunuz Lambdaİstanbul Aile Grubunda sadece anneler mi var?
Hayır, az sayıda da olsa babalar da var. Bunun dışında gencin açıldığı başka yakını da toplantılarımıza katılabilir. Toplantılarımıza yakında psikologlar da katılacak. Çok güzel bir kaynaşma ve dayanışma oluyor

Gazeteci: Müge Celebi

Milliyet Gazetesi

27 Temmuz 2008, Pazar

Mayın tarlasında yol açıyoruz…

PINAR SELEK


 


Şimdiye kadar yaptığım her söyleşiden beslendim. Ama bu sefer başka bir şey oldu. Dört kadın buluşunca deneyimler, kederler, dirençler ve hayaller aktı birbirine… Hayatlar aktı.


Eda, Selda, Gülseren ve ben konuştukça tamamlandık, konuştukça kımıldandık.


Eda, 18 yaşındaki bir transeksüelin annesi. Gülseren’in 20 yaşındaki oğlu biseksüel. Selma’nın da 25 yaşında gay bir oğlu var. Üçü de, eşcinsel ya da transseksüel annesi olmanın zorluklarıyla tek başlarına cebelleşirken, kapatma kararıyla boğuşan Lambda’da soluklanmışlar. Orada sarılmışlar birbirlerine ve “Lambda Aile Grubu”nu oluşturmuşlar. Grubun oluşmasında büyük katkıları olan Lambda gönülüsü Mehmet Tarhan, bu sürecin kendisini de çok etkilediğin anlatmıştı bana: “Aileme açığım ama yönelimim üzerine çok konuşmuyoruz. Ama tabii benim onlardan beklentim vardı. Bu çalışmayla birlikte çok değiştim. Anladım ki, biz ne problem yaşıyorsak, aileler de yaşıyor. Eşcinsel annesi olmak kolay değil. Toplumsal baskılara, zihinsel karmaşalara, akrabalık ilişkileri içindeki tepkilere hazırlıksız yakalanıyorlar. Örgütlü olmadıkları için bu sıkıntılarla baş etmeleri çok zor. Ölüm karşısındaki şoku yaşıyorlar. Lambda Aile Çalışmasının içinde yer alınca, öncelikle ailemden beklentilerim azaldı. Gördüm ki çok şey bekliyoruz onlardan… Bu çok yanlış…”


Eda, Gülseren ve Selda da çocuklarından ve onların Mehmet gibi arkadaşlarından çok şey öğrenmişler. “Mayın tarlasında” yol açmanın heyecanını yaşarken gençleşmişler, kadınlıklarını, cinselliklerini, varoluşlarını keşfetmişler.


İşte biz o güzel buluşmada, sadece eşcinsel ve transeksüel annesi olma deneyimini değil, kadınlığı, cinselliği, toplum baskısını, sınırları, keşfedilenleri ve hayatı konuştuk…


 


Aileler de büyük sancı yaşıyor…


 


Selma, Eda, Gülseren… Üçünüz de Lambda’da aile çalışması yürütüyorsunuz. Aile Grubunun hikâyesiyle başlayalım mı?


Selma: Ben geçen sene gazetelere birkaç yazı yazmıştım. Bir tanesi Radikal’de “Annelere Sesleniş Mektubu” idi. Çok ilgi çekti. O sıralar Lambda’nın partilerine, şusuna busuna ufaktan katılmaya çalışıyordum. Sonra daha çok gelmeye başladım. Şahika Yüksel Hoca, yazımdan etkilendiği için beni uluslar arası bir kongreye konuşmacı olarak çağırdı. Kongrede bir anne olarak konuşma yaptım. Hayat hikâyemi anlattım; nasıl öğrendim, nasıl kabullendim, nasıl bugüne geldim… Sonra bir iki dergi röportajı falan verdik. Bu arada,  çocuklar da Lambda’da kendi aralarında konuşmuşlar, bir aile grubu kuralım, diye… Ben onlara “Buraya gelen anne olursa ben onlarla konuşmaya hazırım,” diyordum. Çocuklarla toplandık ve aileleri organize etmeye başladık.


 


Sizden başka aile yok muydu?


Selma: Yoktu. Sadece ben vardım. Lambda’daki çocuklarla bir iki toplantı yaptıktan sonra Gülseren ile tanıştık. Oğlunu tanıyorduk, bize gelir giderdi. “Annem de gelmek istiyor,” dedi.


 


Oğlunuz olup bitenlerden size bahsediyordu herhalde… Siz nasıl ihtiyaç duydunuz?


Gülseren: Evet bahsediyordu. Ben özellikle ihtiyaç duymadım ama oğlumla daha çok şey paylaşmak istedim. O beni bir arkadaşının Lambda’ya gidip gelen annesiyle tanıştırmak istedi. Ben de, “Tabii,” dedim. Zaten arkadaşlarını tanımayı özellikle istiyordum.


 


Arkadaşlarını ve ailelerini belki…


Gülseren: Tabii, ailelerini de tanımak önemliydi. Hemen kabul ettim ve Selma’yla tanıştık. Sonra birlikte Lambda’ya gelmeye başladık. Onlar, bir broşür çalışması yapıyorlardı. Yurt dışından elde ettikleri bir broşürü bizim toplumumuza uyarlıyorlardı. Bizim toplumumuzda aileler bunu şöyle karşılar, böyle dersek daha iyi olur.. gibi bizim de küçük bir katkımız oldu o broşüre. Sonra düzenli toplantılar yapmaya başladık. Açılma durumunda olan çocukların aileleri gelsin istedik. Ama her aile için Lambda’ya gelmek cazip değil. Kolay değil… Onun için bir başka yerde düzenli Aile Toplantıları yapmaya başladık. İlkini bir kafede yaptık. Oraya iki baba ve bir aile geldi. Böylece üç aile olduk. Sonraki Aile Toplantımız yemek şeklindeydi. Bir gece düzenledik. O zaman otuz kişi olduk.


 


Aileler mi?


Gülseren: Aileler… Tabii bunlar kardeş, yeğen… Ama anne babalar da arttı. O geceye gelenler çok mutlu oldu. Daha genişlemek için herkesin çaba harcamak istediğini hissettik. Ve bunu sürdürüyoruz. Çocuklar açıldıktan sonra, ailelerin yaşadığı süreç genelde çok sancılı oluyor. Benim için o kadar sancılı olmadı, ama bir dolu aile için öyle oluyor…


 


Önce inkâr, sonra suçlama…


 


Çocukları açılma sürecinde çeşitli sıkıntılar yaşarken, ailelerin sancıları nasıl oluyor?


Gülseren: Aileler çok sancı yaşıyor… Bu, eğitim düzeyiyle değil ama bu konuda bilgili olup olmamayla çok ilgili… Yani üniversite mezunu da olsa, belli bir kariyer sahibi de olsa insanlar; toplumsal, geleneksel, dinsel kalıplar nedeniyle çok bilgisizler. Bu yüzden, hem aile süreci çok zor atlatıyor hem de çocuk ile arasındaki ilişkisizlik zor aşılıyor. Çoğu zaman, karşılıklı kapanma dönemi yaşanıyor, birbirlerini yok sayıyorlar… Yani bu mesele yokmuş gibi davranıyorlar. O zaman ilişki de bitiyor.


 


Siz nasıl yaşadınız?


Gülseren: Ben o süreci daha kolay atlattım. Yirmi senedir, tıp camiasında, laboratuar sorumlusu olarak çalıştığım ve farklı aktiviteler içinde olduğum için, eşcinselliğin bir hastalık olmadığını, çocuğum böyle olursa da çok üzülmeyeceğimi biliyordum.


 


Ama insanın başına gelince nasıl oluyor?


Gülseren: Her şeyi de bilmiyormuşum. Mesela bunu bir tercih zannediyordum. Ergenliğe kadar da bir şey hissetmedim. 


 


Önce siz mi fark ettiniz?


Gülseren: Tabii, ben fark ettim ve ergenlik döneminde bir psikoloğa danışma ihtiyacı hissettim. Çocuğum bizimle daha az şey paylaşıyordu, hep bilgisayarda oturuyordu. Suskunlaştı. Halbuki çok konuşan, neşeli bir çocuktu. Ben de “Bak, gençlikle ilgili bir terapist var. Bir arkadaşım çocuğuyla gitmiş… İstersen, baban, ben, birlikte bir gidelim; sen de, bizle paylaşmadığın sorunları onunla paylaş” dedim. O da kabul edince Çapa’ya gittik. Terapist sadece çocukla konuştu ve dedi ki, “Çok güzel duyguları olan, naif, duygusal bir çocuk, sorunu yok. Fakat maço yetiştirilmemiş, küfrü sevmiyor, vurdulu kırdılı ortamları sevmiyor. Dert etmeyin. O ihtiyaç olursa, beni arayacak” dedi. “Zaten biz başka türlü olsun istemedik; özgür bir bakış açısı olan, kendini toplum içinde ifade edebilen bir çocuk olsun istedik.” diyerek çıktık ama içimiz rahat değildi. Çünkü o daha çok küçükken, başka bir psikolog “baba ilişkisi eksik” demişti, ben de onu hep babaya itmiş ama bir şey değişmediğini görmüştüm. Sonra yine Çapa’da başka bir terapiste gittim. Durumunu anlatınca bana çocuğumun eşcinsel olduğunu, bunun bir yönelim olduğunu, değiştiremeyeceğimizi söyledi Ben, eşcinselliği tercih zannediyordum. Ama değilmiş. Doktor yapacak bir şey olmadığını söyledi: “Ondan sevginizi eksik etmeyin, her konuda destek olun.” Biz de öyle yaptık hep…


 


Selma, seninki de bu kadar kolay mı oldu?


Selma: Hayır, benim için daha zor oldu… Çocuğumun eşcinsel olduğunu önce ben fark ettim.


 


Anneler daha önce fark ediyor, değil mi?


Selma: Anneler önce fark ediyor… Önce, böyle izledim, gözlemledim.


 


Kaç yaşlarındaydı?


Selma: On yedi yaşındaydı. Ergenlik dönemindeydi. Hep düşünüyordum: Yok canım, öyle değildir, ben onu çok iyi yetiştiriyorum, nasıl böyle bir şey olur ki? Bizim başımıza böyle bir şey gelemez… Bir gün oturttum onu, sormaya başladık babayla beraber, güzel ve sakin bir konuşma oldu. Sonunda “Sen ne olursan ol, bizim evladımızsın, seni her halinle seviyoruz, kabul ediyoruz…” dedik. Önce “Hayır, değilim!” gibi şeyler söyledi ama sonra dayanamadı ve açıldı: “Evet, ben geyim” O rahatladı, ama biz mahvolduk. Ağladık, birbirimize sarıldık, “Yardım almamız lazım,” dedik. Çünkü hiç bilmediğimiz bir konuydu. Hep dışarıdan duymalarla, toplumun kurallarıyla düşünüyorduk. Bu yüzden, önce bir inkâr dönemi başladı: Yok canım, çocuğun kafası karışmıştır. Acaba tacize mi uğradı? Acaba şöyle mi oldu, böyle mi oldu? İşte, gidelim birinden yardım alalım da, olayı açıklığa çıkaralım…


 


İlk danıştığınız kişinin yaklaşımı nasıldı?


Selma: Psikolog çok iyi karşıladı bizi. Hepimizle ayrı görüştükten sonra benim ve oğlumun ayrı seanslara devam etmesi gerektiğini, bu sürecin uzun olduğunu söyledi. Ben de haftada bir gitmeye başladım. O da haftada iki kere falan gidiyordu. Doğru bir insana denk gelmişiz. Çok gezmedik, öyle arkadaşlarım gibi çok paralar harcamadık. Ama biz de önce bir inkâr dönemi, sonra bir suçluluk duygusu yaşadık. “Rollerimizi tam yapamadık çocuğa…” Ben eşimi suçladım, “Sen hiç ilgilenmedin, vakit geçirmedin…”


 


İlk tepki genelde suçluluk duygusu mu oluyor?


Selma: Suçluluk duygusu oluyor. Nerede hata yaptım? Meğerse çok iyi anneyim diye kendinizi kaptırdığınız bir rol modeli varmış, o yıkıldı, dağıldı tabii. Yani ben, “Bu kadar yıl çocuğumu nasıl anlayamamışım,” oldum bir anda…


 


Yönelim olduğunu bilmediğiniz için sorumluluğu kendinize yüklediniz…


Selma: Aynen öyle. Gittiğimiz insan bize bunun bir yönelim olduğunu, hastalık olmadığını, kabullenme sürecine geçmeye başlamamız gerektiğini söyledi. Ondan sonra, seanslarda, beni kendime döndürmeye başladı: “Sen kendin için neler yapıyorsun? Hayata nasıl bakarsın? Bunları yaz, getir.” Ödevler veriyordu. Çok güzel geçiyordu… Ben kendi iç dünyama dönmeye başladım. Altı ay gibi bir süreç yaşadık. O süreçten sonra toparlandım.


 


Altı ay sürdü ama…


Selma: Altı ayda kendimi çözdüm çünkü bütün değer yargılarım yıkılmıştı. İnanç sistemi, tanrı kavramları, aile kavramları… Annemin kızıyım, ama neyim ben? Yani altında ben yoktum, hiçbir şeyin altında ben yoktum. Tekrar kendimi yapılandırmaya başladım o süreçte. Yavaş yavaş toparlandım. Ben toparlandıkça, kızımla eşim de toparlanmaya başladılar. Çocuğum rahatladı. Ondan sonra çocuğuma döndüm, yani, ne hisseder, ne düşünür, ne yaşar?


 


Neye ihtiyacı var…


Selma: Duyguları nedir, neye ihtiyacı var? Arkadaşımın da dediği gibi, bambaşka hakikaten… Hayalimizde kurduğumuz çocuk resimleri var ya, işte, kızsa gelin olur, yuva kurar… Erkekler için de benzer şeyler… Bütün hayallerimiz çökmüştü. Bir de, “Etraf ne diyecek? Biz bu şeyle nasıl yaşayacağız? Nasıl güçlü olacağız?” diye kaygılanıyorduk.  Sürekli araştırıyorduk. Kişisel gelişim, kendini tanımak, çocuğunu tanımak… Çok kitaplar okudum. O satırlarda hep çocuğumu aradım. Ona nasıl yaklaşabilirim? Onu nasıl daha iyi anlayabilirim? İlk günler zordu. O da okuldan gelince “Anneciğim üzgün müsün?” falan diyordu.


 


Onda da suçluluk duygusu vardır, annemi üzüyorum diye…


Selma: “Anne üzülmüyorsun, değil mi?” falan diyordu. O gelmeden önce makyajlar yapıyordum, rol yapmaya çalışıyordum, üzülmesin diye. Bilinçlendikçe daha çok üzüldüm çünkü gördüm ki çocuğum kendi kendine o süreci yaşamış, çok da zorlanmış yani… İntihar etmeyi bile düşünmüş. Yani, biz öğrendiğimizde, o daha yeni kabullenmişti… Bir iki aydır “evet, ben eşcinselim” diyebiliyormuş. O da bir dalgalanma süreci yaşamış. Arkadan biz dalgalandık. Sonra yavaş yavaş toparlandık. Şimdi, hep şunu söylüyorum: Çocuklar, cinsel yönelimleriyle ortaya çıktıkları zaman sanki her şey cinselliklerine dönüyor. Oysa bu yanlış. Hele ergenlik çağında, bu süreci yalnız başına yaşamak çok zor oluyor. Kimliklerini oturtmakta çok zorlanıyorlar. Özellikle ergenlik çağında, ailelerine daha çok ihtiyaçları var.  Neyse biz o süreci çabuk atlatmışız. Şimdi daha iyi görebiliyorum. Çok şükür, ne diyeyim…   


 


Bizim departman çok zor…


 


Eda, sen ne yaşadın çocuğunun transeksüel olduğunu ilk öğrendiğinde?


Eda: Bizimkisi çok zor bir departman. Bir de görünüş meselesi var bizim departmanda… Öncelikle hiç bilmediğiniz bir şey. Daha çocukken biz onlara kadın-adam deyip geçiyorduk. Özenti diyorduk. Ben iki kere beyin ameliyatı geçirdim. İkinci ameliyattan sonra, sağ gözüm beş, sol gözüm altı tane görüyordu, kafamı, bacağımı tutamıyordum, ağzımı açamıyordum. Dediler ki, “Haberleri bile dinlemeyeceksin. Hiç üzüntü yaşamayacaksın…”


 


Ama hayatının filmi, ameliyattan sonra başladı…


Eda: Önce annem baktı bana. Biraz toparlanınca eve geçtim. Çocuğum da hiç beklemeden, benim karşıma geçti. Dedi ki, “Anne biliyor musun, sen ölseydin ben anneannemlerle de babamla da yaşayamazdım.” Onu dinlerken içimi bir acı kapladı… Benim öleceğimi hesaplamış, ne yapacağını düşünmüş… Herhalde çok üzüldü, panik oldu çocuk, diye düşündüm. Sonra birden dedi ki: “Benim ruhumla bedenim farklı.” Böyle bakakaldım. Anlamadım tabii… Eyvah, dedim, benim küçük halam şizofrendi…


 


Şizofren olduğunu düşündün…


Eda: Evet, bir sene önce de yemeden içmeden kesilmişti. Doktorlara, yatırlara, her yere götürmüştüm onu. Bir de çok vahşi… Sürekli hırlıyor. “Bedenim ayrı, ruhum ayrı ne demek? Tamam, bu şizofren…” diye düşündüm. Sonra dedi ki: “Anne, ben kızım.”


 


Kaç yaşındaydı?


Eda: On altı. “Aa,” dedim, bu ergen oldu, bilemedi. Babadan ayrı olunca… Beceremedi herhalde…  Kalakaldım. Sonra bilgisayara atladım, bakınıyorum… Doktorlara gitmeye başladık. Elektrotlar bağlıyorlar kafasına. Kimseye de söylemiyorum, adı çıkmasın diye. Dört tane kredi kartım var, dünyada başka bir şeyim yok. Onu veriyorum, 200. Bu testi yapıyoruz, 300. O da diyor ki, “Hayır, ben kızım. Beni değiştiremezsin.”


 


Çapa’ya sonradan gittiniz herhalde?


Eda: Evet. Bilmiyordum ki… Hani ilk çocuk doğduğunda annenin el kitabı vardır: Bebeğim ne der? Bebeğin ağzı sulanır, salyalanır. Neden? Diş çıkarmış. Ama transseksüel annesinin el kitabı yok, hiçbir şeyi yok. Endişe kapladı içimi. Acaba, dedim, bunun başına bir şey mi geldi? Hemen muayeneye götürdüm. Hiçbir şey gelmemiş. Psikiyatra gönderdiler, o da ilaç verdi ama çözüm olmadı. Sonra bir gün alış verişe gittik Kabinde tişört denedi. Bir baktım, göğüsleri var. Bol tişört giydiği için… “Bunlar ne?” dedim.


 


Hormon…


Eda: Adaçayından,  dedi, adaçayı içiyordu evde devamlı. Sonra internetten öğrendim ki, oradan buradan öğrendikleriyle, doğum kontrol hapı yutmuş. Bu hapın içinde östrojen olduğu için göğüsleri çıkmaya başlıyor. Tabii ki testosteronla östrojen çarpıştığı için de hep gerilimli. Sonra, doktor beni Çapa’ya, Şahika Yüksel’e yönlendirdi. Yurtdışında okuyan abisiyle birlikte gittik. Şahika Hanım bana “Niçin geldin, ne bekliyorsun benden?” diye sordu. Durumunun netleşmesini istiyordum. Çocuklar dışarıdayken ben anlattım: “Doktor hanım, bunu yapıyor, böyle hırlıyor, şöyle zırlıyor… Benim halam da şizofrendi…” dedim. Şahika doktor çok netti: “Sana, çocuğunun ruh hastası olduğunu mu söyleyeyim? Onu mu istiyorsun? Fakat hasta değil… Senin çocuğun bir transseksüel…” dedi. Neyse konuştuk… Çıkınca baktım şu bacaklarım tutmuyor. “Çıkın siz, gidin,” dedim. Oturdum Çapa’nın bankına, bağıra bağıra ağladım. Bir çocuğumu kaybettim, bir oğlum gitti…


 


Onu kaybettiğinizi düşündünüz…


Eda: Evet ama bir yandan da kızım dünyaya geldi… Ama on yedi yaşında ve ona nasıl bakacağımı bilmiyorum. Koskocaman bir bebeğim dünyaya geldi. Ve o kadar karanlık bir yol ki, öyle bir tünel ki, ışık bile yok. Aslında çok pencere var, aile penceresi, çocuğun kendi penceresi, tıbbi pencere, maddi pencere, manevi pencere… Ama ben bilmiyorum ve sadece ağlıyorum. Benim ne suçum var? Eşimden ayrılmıştım, kendimi suçlamaya başladım. Benden mi kaynaklanıyordu? Anneleriyle yetişen çocukların anneyi model aldıklarını bildiğim için hep maço bir anne oldum; takım tuttum, bağırdım, çağırdım… Yani kendi benliğimden çıktım… Ben annemin biricik, hanımefendi kızı idim! Çocuklarım şey ettirdi! Çok ağladım, çok zırladım. İşe gidiyorum bu arada, çalışmak zorundayım. Hep zorundalıklarım var… Hep levhalar çıkıyor önüme: Mecburi istikamet, mecburi istikamet, mecburi, istikamet… Önce, annemle babamın istediği gibi bir çocuk olmaya doğru yön çizildi: İşte, hanım olacaksın, önüne bakacaksın, erkeğe üç kap yemek yapacaksın, pantolon ütüleyeceksin, onun kızı ne derler, bunun kızı ne derler, şapkamı önüme eğdirtme, bilmem nemi ne yapma… Sonra, evlendik, evciliklerimizi kurduk, bardaklarımızı çanaklarımızı… Ama o kadar da boyun eğmemiştim. Mücadele etmiştim. Beni öyle yetiştirmişlerdi. Annem ve babam öğretmendi. Hatırlıyorum bir gün bebeğimin kolu kopunca babama koşmuştum, bana ne demişti, biliyor musun: “Ne yaptın da takamadın? Uğraştın mı?” Önce kendin uğraşacaksın, sonra gelip yardım alacaksın. Bu sözlerle büyütüldüm. Bu sayede boşanma kararını alabildim. Eşim doktordur. Karşısına geçip “İki çocuğumu alıyorum ve ben bu oyundan çıkıyorum,” dediğimde çok bedel ödeyeceğimi biliyordum. Evlendiğimden beri, yani 15 yıl boyunca, reçel yaptım, turşu kurdum, çocuk baktım, toz aldım, ütü yaptım… Geyşa yani, Japon geyşası… Başka ne iş yapacaktık? Samsun’da yaşıyorduk biz… İki yün yatak, iki döşek, iki çocukla İstanbul’a geldiğimde başıma gelecekleri biliyordum.


 


Aileniz?


Eda: Ailem karşı çıktı. Onları da püskürttüm, kimse işime karışmasın diye. Ben korkularımın üzerine giderim. Şimdi de yeni kızım için mücadele edecektim. Bir gün, yatağın altında cımbız buldum; çöktüm, ciddiymiş bunlar, dedim. Bir taraftan törpüyü buldum, bir taraftan göğüsler çıkıyor. “Bu böyle olmayacak Eda,” dedim, “Sen kendi elinle yap her şeyi.” Gittim makyaj kutusu aldım. Onun penceresine sokuldum. Yani, annemin, babamın, halamın, komşumun, bakkalımın, işyerimin, benim, abisinin pencerelerinden bakmayacağım, dedim. Onun penceresinden baktığımda ona daha hızlı yardım etmeye başladım. Ben kendimi güçlü görüyorum. Çok şeyleri başardım. Kendime bir meslek edindim, kursa gittim, üniversiteyi bitirdim, yani hep mücadele ettim. Cımbızı bulduktan sonra da, makyaj kutusu, ayna aldım… Artık Aysel Gürel Beşiktaş Pazarındayım…


 


Onu mutlu etmek için…


Eda: Bunları yaparken çok acı çektim. İki türlü Eda vardı, biri anne, biri çocuk. İşte, kaşını alıyor, incecik yapıyor.


 


Beceremiyor muydu?


Eda: Hayır, becerememekten değil, en kadın olacak, en kadın olacak. Tırnaklar böyle uzun, en kadın olacak. Anlatıyorsunuz, anlamıyor; içi coşuyor… Baktım olmayacak, sustum. Doktorla birlikte özgürlüğünü verdik, omuz omuza gittik. Ortada kalırsa çok zorlanacak. Bir an önce onun yöneliminin olduğu tarafa yardım etmemiz lazım ki yüzü gülsün, rahatlasın… İşte, “Ben ameliyat olacağım, onu olacağım bunu olacağım, Ademimi Havvamı, oramı buramı düzelttireceğim…”  Bir mağazaya girdiğimizde, doğru bayan bölümüne… Ben arkada kalıyorum. O tatmin olsun diye. Bunları yaparken, ilaç kullanmasın, hormon kullanmasın, doktor eşliğinde olsun… Sonra dolgu sutyenler aldım ona. Çeşit çeşit, renk renk. “Bak,” dedim, “böyle bağlanır.” Düşünün, 17 yaşındaki oğlunuza sutyen bağladığınızı. Bu öyle kolay bir departman değil… Ama ben onu evde kelebek gibi gördükçe rahatlıyorum… Çünkü ona ben can verdim, kucağıma aldığımda, “Ben, buna bir şey olursa canımı veririm” demiştim…


 


Sanki onu yeniden doğurdunuz…


Eda: Aynen öyle, hiçbir şey bilmiyorum. Ne el kitabım ne broşürüm var. Açıyorum, oradan buradan bir şeyler öğreniyorum… Çok zorlandım. Daha sonra mühendis kardeşime açıldım. “Olabilir abla, nasıl mutlu olursa” dedi ama gözleri doldu. “Sizin yanınızdayım” dedi ama bir müddet yok oldu. Babama anneme anlatamazdım; annem çok şey, her şey kuralarına göre…


 


Babasının tepkisi nasıl oldu?


Eda: Babası, “Olur, değişir. Ameliyat olursun. Yirmi beş yaşına gelince paranı kazanırsın, biriktirirsin, mesleğini alırsın, ne istersen o zaman yaparsın,” dedi, gitti. Bir gün yardıma çağırdım onu, “Bana yardımcı ol,” dedim. İşte, kaşını alıyor, gözünü alıyor… Muhafaza etmek istiyordum, kaçırmamak istiyordum. “Aldın, gittin, benzettin, bırakmaya kapı mı arıyorsun?” dedi. Zaten normal şey olsaydı ben onunla evliliğimi devam ettirirdim.


 


Diğer akrabaların tepkisi? Kimse bilmiyor mu?


Eda: Bir teyzem biliyor. Kızımı götürdüm, Adı, dedim, “Ela.” Teyzem onu öptü, kokladı, “Sen,” dedi, “hakikaten çok güzel bir kızmışsın.” Hakikaten güzel ama kendini beğenmiyor. Onlar öyle… O departmandakiler kendini beğenmez, Ben ona sürekli oksijen veriyorum ya bana da can veren bir kişi var. Benim oksijenim azaldıkça yakın bir erkek arkadaşımdan çok destek aldım. Ağladığımı, doktorlara gittiğimi görünce beni sıkıştırıyordu. Önce zorlandım, anlatmadım. Sonra anlatınca “Ee, ne var bunda? Benim çocuklarım da olabilir…” dedi. Sabahlara kadar konuştuk. Çocuğumla arkadaş oldu. Bana anlatamadıklarını ona sordu. Söylediği şuydu, “Ya anne, ilk defa biri benim için bir şeyler yapıyor.” Çünkü ‘baba’ şeyi yok. Kaçmak, reddetmek çok kolay… Ben hem çalışıyorum, hem anneyim, hem babayım, hem kadınım, hem erkeğim… Benim ne olduğum hiç belli değil!


 


Erkekler daha yüzeyseller…


 


Gülseren, sizde babanın yaklaşımı nasıl oldu?


Gülseren: Başlangıcından itibaren babayla paylaştık. Biz çok açık insanlarız, yani her türlü sorunda öyle küsüp içimize biriktirmeyi hiç yaşamadık; hep sorunları açık tartışıp, çözüp öyle geçtik. Bunu da konuştuk. “Öyleyse öyle.” Kabullendik. Ama babanın kabullenmesi daha zor… İlk safhada karşılıklı birbirimizi suçladık. “Sen yeteri kadar ilgilenmiyorsun…”diye…  Terapide baba ilişkisi eksik çıkınca, ben de eşime “Yeteri kadar vakit ayırmıyorsun” dedim. Aslında pazar günlerini hep birlikte geçirirdik. Ama hafta içi iş nedeniyle daha az vakit bulurdu. Yine de baba daha önceden hissetmişti. “Herhalde öyle” falan diye konuşuyorduk. Şimdi kabulleniyor fakat yok sayıyor gibi. Küs değil, onunla genel konuşmaları yapıyor…


 


Bu konuyu mu konuşmuyor?


Gülseren: Bu konuyu konuşmuyor. Çocuğumla yeni yeni konuşmaya başladığımız zamanlarda eşime “Birlikte konuşalım mı?” diye sorduğumda “Sen, baban da öyle düşünüyor, de ama ben konuşmak istemiyorum,” dedi. Lambda’ya ya da Aile Toplantısına gelmedi, ama geleceğini umuyoruz. Bizim önce eşlerimizi, kendi ailemizi bu gruba çekmemiz çok önemli. O daha arkadaşlarıyla paylaşmadı. Eğer kendi arkadaşlarıyla paylaşırsa bizim Aile Toplantımıza gelmesi daha kolaylaşır. Ama maalesef erkek toplumundayız. Ve onların bu mantığın dışına çıkması daha zor…


Eda: Bizim babamız da kariyerini önemsiyor. “Bu şekilde benim yanıma gelme, herkes seni tanıyor.” Çevre ne diyecek…


 


Selma, sizde babanın tavrı nasıl oldu?


Selma. : Ben oğlumda bunu hissettiğimde “Acaba, acaba?” diye sorarken “Bunu netleştirmek için birlikte konuşmalım” dedim. Önce tek başına konuşmayı da düşünmüştüm. Ama vazgeçtim. “Sen bunu kaldıramazsın. Ömür boyu sürecek bir süreç başlıyor. Ne olursa olsun, batacağız, çıkacağız, ama paylaşacağız. Benim kadar onun da çocuğu,” dedim. Ve beraber paylaştık. Beraber yürüdük, dalgalanma süreçlerimizi, çözüm arayışlarımızı yaşadık…


  


Senden farklı olarak, onun yaklaşımında nasıl bir farklılık gördünüz?


Selma: Aslında o baştan benim kadar tepki göstermedi. Daha sakin karşıladı; ama ona, süreç içinde koymaya başladı. Ben ‘hayır, olamaz’larla girdim bu işe ama benim kabullenişim daha kolay oldu. O da sonra kabullendi tabii.


 


Oğluyla iletişimi senden farklı mıydı?


Selma: Bana daha açık oğlum. Babaya biraz daha mesafeli… Aslında baba da çok yaklaşmak istiyor ama duyacaklarından da kokuyor. Bu korkular onu geri çekiyor. Ama bu yıllar içinde bayağı yol kat etti. O da geçen hafta bir arkadaşıyla paylaşmış. “Kutlarım seni” dedim.


 


Bir erkek bir arkadaşıyla paylaşmış. Bu önemli bir şey…


Selma: Evet, çok önemli, çok önemli… Paylaştı. Ondan önce de biriyle paylaştı.


  


Lambda’daki toplantılara hiç geldi mi?


Selma: Toplantıların birine katıldı. Gelmeye istekli, fakat ben ona, “Hadi,” falan demiyorum; eşimi çok iyi tanıyorum, emri vakiden hoşlanmaz. Ama panellere katıldı, o da çok büyük bir adımdı. Bu panellerden sonra evde Lambda broşürleri açığa çıktı. Bakıyorum, onları okuyor: Taransseksüel nedir, gey nedir, şu nedir, bu nedir…Tek tek okuyor, bana anlatıyor, “Bak bu böyleymiş, şu şöyleymiş..” Çok iyi gidiyor ve beni destekliyor… Ama Pınarcığım, bu işe başlarken ben hep gizli başladım. Gazeteye yazı yazdım, söylemedim. Kongreye gittim, söylemedim. Hep daha sonra söyledim.


 


Kızdı mı, niye baştan söylemedin, diye?


Selma: Kızmadı. Yazıları okurken ağladı hep, gözlerinden yaşlar döküldü. Kalktı, sarıldı falan. Böyle bir sürü şey. İyi gidiyoruz yani…


 


Ama Aile Çalışmasını genelde kadınlar yürütüyor…


Selma: Bir de babamız var, röportaj verdi. Ama çalışmayı anneler yürütüyor.


 


Sence neden kadınlara kalıyor bu çalışma?


Selma: Kadının içgüdüsel olarak farklı bir gücü var erkeklerden…


 


Acaba yaşadığımız farklı deneyimler mi bizi farklılaştırıyor?


Selma: Kadın çocuğu karnında taşıyor, dünyaya getiriyor, yani onunla derin bir bağlantısı var. Babalar da çok seviyorlar, yüreklerine basıyorlar ama bir anne kadar değil. Farklıyız yani.


Eda: Onlar yüzeysel. Biz daha detaylı… Mesela biz yemek yaparken bütün baharatların nerede nasıl kullanılacağını biliyoruz. Hangi yemeğe ne kadar dereotu, maydanoz gibi detaylara kadar iniyoruz; birkaç işi bir anda yapabiliyoruz. Benim iki oğlum var, onlardan gözlemlediğim, detaya inmiyorlar; yüzeyseller. Kendi konuları detaylandırıyorlar, araba, spor falan filan… İşlerine nasıl geliyorsa öyle oluyor biraz da.


Selma: Biz daha mücadeleciyiz. Ezildiğimiz için, daha çok mücadele ediyoruz. Çeşitlere, detaylara girebiliyoruz, yaşadıklarımızı anlamlandırabiliyoruz.


Gülseren: Bir de kadın duyarlılığı çok farklı. Erkekler çok daha yüzeysel bakıyorlar her türlü ilişkiye. Kadın-erkek ilişkisine de…


 


Öyle mi yetiştiriliyorlar?


Selma: Bence öyle de yetiştiriliyorlar. Onun payı da var, yetiştirilmenin payı da var.


 


Nasıl bir yetiştirilme bu?


Selma: Biz mesela dört kardeştik. Bizim evde işleri kızlar yapardı. Masa kurardık, kaldırırdık, yemeğe, temizliğe yardım ederdik. Annem de öyle yetiştirilmişti; yani bu böyle zincirleme gelen bir süreç. Erkek hep getiren olduğu için erkeğe hürmet, saygı… Böyleyiz biz…  


Gülseren: Biz çocuğumuzu yetiştirirken, “Sen erkeksin, şöyle böyle olmalısın,” gibi yetiştirmedik. Eşimde kadın-erkek, yani cins ayrımına yönelik fazla şey yoktu.


 


O zaman niye eşiniz oğluyla sizin kadar rahat konuşamıyor?


Gülseren: Kaçmak aslında… Yüzeysel bakıyorlar, detaya inmek hoşlarına gitmiyor.


Selma: Yardım aldığımız kişi bize şöyle seanslar düzenledi. Dört kişilik bir aileyiz, dördümüz oturduk, on beşer dakika hepimiz ayrı ayrı konuştuk: Ne hissediyoruz, birbirimize karşı neler hissediyoruz. TV, her şey kapanıyordu. Oturuyorduk koltuklara: kızım, oğlum, eşim, ben. On beşer dakika konuşuyorduk. Bu çok, çok iyi geldi bize, konuşma süreçlerimizi ilerletti.


 


Çocuklarımız bizden daha önde…


 


Çevreyle daha zor oluyor herhalde… Çevre baskısını sadece eşcinseller değil, aileleri de yaşıyor, değil mi? Burada da isimlerinizi gizlemeniz…


Selma: Toplum baskısını gösteriyor… Sadece kendi normlarımıza yakın insanlarla paylaşabiliyoruz. Ama sorana yalan da söylemiyorum, “Evet, öyle, biliyoruz,” diyorum. Basında niye isimlerimizi gizliyoruz? Bu yola ilk çıktığımız zaman ‘çevre ne der’ baskısı daha fazlaydı. Ama şimdi amacımız aileleri kendimize çekmek. Burada anonimlik önemli… Basına gerçek isimlerimizle çıktığımızda reklâm olacak, yanımıza daha az insan gelecek. Bizim de ilk tepkilerimiz böyleydi. Hazırladığımız broşürde de buna önem verdik. Yani o ilk anlar, ilk yaklaşımlar… Önemli olan aileleri örgütlemek… Aile kendi içinde bu süreci yaşadıktan sonra bir noktaya geliyor zaten. Yıllar içinde bizim de paylaştığımız insan sayısı arttı. Benim çocuğum açık bir eşcinsel, bunları aşmış. “Bu benim değil, sizin sorununuz” diyor. Çok doğru söylüyor. Bizim sorunumuz, bizim korkularımız.


 


Siz daha ağır mı yaşıyorsunuz?


Selma: Daha ağır, arkadan geliyoruz.


Gülseren: “Açık olun,”diyorlar.


Selma: Evet, “Açık olun,” diyorlar. Çok doğru söylüyorlar. Ama cesaretleniyoruz günden güne, değil mi arkadaşım?


 


Sen çevrenle paylaşabiliyor musun Gülseren?


Gülseren: Ben sadece kız kardeşimle paylaştım. Henüz ağabeyimle, annemle paylaşmadım. Gerek duymuyorum, onların kafalarını bulandırmaya gerek yok. Ama arkadaş çevremle daha önceden paylaşmıştım. Her şeyimi paylaştığım, çok yakın bir arkadaş grubum var. Onlardan hiç saklamadım. Soranlara da dürüstlükle söylüyorum. Çocuğum da zaten, “Açık ol,” diyor, ben de rahatsızlık hissetmiyorum ama aile çevresinden gene de bir çekincem var.


 


Ya sen Eda? Çocuğun kıyafetlerini değiştirdikten sonra, komşuların tavrı ne oldu?


Eda: Kimseyle de görüşmüyorum. “İşim var, uyuyorum” falan yapıyorum. Kaçmak için değil, çocuğumu evinde rahat ettirmek. Bir ev elbisesi ile gezebilmeli istediği gibi odadan odaya… Saçını topluyor, indiriyor, çıkarıyor, papatya suyu sürüyor, öyle yapıyor, böyle yapıyor, makyaj yapıyor, sarıyor, fönlüyor… Ben, onu mutlu etmek için artık kimseyi takmıyorum.  ‘O ne düşünür, bu ne düşünür’ le vakit kaybedemem. Hayat çok kısa, niye zorlaştırayım? Benim çocuğum bir adım atıyor, ben o bir adıma yetişinceye kadar o ikinci adımı atıyor. Başkalarıyla mümkün değil uğraşamam.


Selma: Bu çocukların hepsi böyle… Benim çocuğum da aynı… O önden bir kanca atıyor, gidiyor. Arkadan beni çekiyor.


Eda: Herkes kendini geliştirmekle sorumlu… Ben de ilk önce Lambda falan bilmiyordum, hep internetten araştırıyordum, transseksüel nedir, yönelim nedir, kimlik nedir…


 


Çocuğunuz sizden önce mi keşfetmişti Lambda’yı?


Eda: Hayır. Lambda’yı ben buldum, telefon açtım, “Ben sizle görüşmek istiyorum çünkü ben sormak, paylaşmak istiyorum, o nasıl oluyor, bu nasıl oluyor, bunun yaptıkları normal mi değil mi, ne yapmam lazım, ne değil…” İnternette adı dernek olarak geçiyor Lambda’nın. Yani yasal bir kuruluş. Ben de tıkır tıkır geldim. İçeri girer girmez biri benden nüfus cüzdanımı istedi. Ben de Lambda’da görevli insanlar zannedip verdim.  Meğerse polismiş… O gün polis basmış Lambda’yı… Ben de zaten panik atağım. Eskiden beri paniktim, ameliyattan sonra atağım da gelişti. “Beyefendi, bu neyin nesi, sen niye basıyorsun? N’aptım ben, sen ver şu kimliği… Ben transseksüel annesiyim, benim çocuk böyleymiş…” İki polisi içeri aldım, lak lak onlarla… “Ben bir şey yapmadım,” dedim, “Sen bak nerelere bakacaksan, benim bir şeyim yok.” Gerildim. Neden gerildim? Ben bir anne olarak nelerle uğraşıyorum… Benim söyleşi yapmamın amacı; böyle bir anne baba varsa, çocuğuyla karşı karşıya gelmiş; kendiyle yüzleşemiyorsa beni arasın. Ben de aradım çünkü…


 


Lambda’da güçlendik..


 


Lambda’daki Aile Çalışmasının aileler açısından ne gibi bir önemi var?


Gülseren: Bizim amacımız ailelere destek olmak, açılma sürecinden sonraki zorlukları paylaşmak. Lambda Danışma Hattını arayıp her şeyi sorabilirler. Ben de yararlandım. Mesela askerlik sürecinde neler yapılacağını Lambda Aile Çalışmasından öğrendim. Onun gibi, herkes merak ettiklerini öğrenebilir. Hazırladığımız broşür de, bir el kitabı gibi. Yani herkesin anlayabileceği şekilde… ‘Bir çocuk nasıl yetiştirilir?’ gibi ‘Bir eşcinsel annesi çocuğuna nasıl davranmalı?’ sorusunu o broşürde yanıtlıyoruz. Broşüre transseksüellerin anneleri için de bir ek konmaya çalışılıyor. Aslında bu dünyanın çoğu yerinde ayrı tutulmuş ama bize ayrımcılık gibi geldiği için transeksüeller bölümünü ekliyoruz. O da biraz sancılı oluyor.


 


Birbirinizi bulmanız, yaşadığınız ayrı ayrı deneyimleri paylaşmanız nasıl etkiledi sizi?


Gülseren: Güçlendik. Her kişi, her aile kendine özgüdür. Biz, ayrı ayrı yaşanan deneyimleri açığa çıkartmak istiyoruz ki insanlar kendilerini yalnız hissetmesinler. Çünkü aslında aynı sorunları yaşıyoruz.


 


Bu çalışma sayesinde siz de kendinizi yalnız hissetmiyorsunuz herhalde?


Selma: Tabii ki, hiç yalnız hissetmiyorum. Böyle hemen telefonu açıp konuşabileceğim arkadaşlarım var. Paylaşabiliyoruz her şeyimizi. Çok güzel bir özgürlük bu… Keşke bütün dünyayla paylaşabilsek…


 


Eda, sen ne diyorsun? Bu paylaşım başladıktan sonra kendini nasıl hissettin?


Eda : Çok rahatlamış hissettim, çünkü bu iş benim tek başıma yapabileceğim bir iş değil. Neden? Bizim çocuklarımız ötelenmeden, ayrımcılık olmadan yaşasınlar. Bunu da bireysel olarak yapmak biraz zor. Peki ne yapacağız? İşte insanları bilinçlendireceğiz. Cinsel kimlik, kimliğin bir parçası… Onların zekaları, yetenekleri, hobileri var. Bizlere düşen sabır ve hoşgörü… Ellerinden tutacağız. Zaten onlar büyük bir çatışmanın içindeler. Kendi kendilerine çok savaşlar veriyorlar. Biz de ebeveyn olarak yanlarında olacağız. Ama iş ama aşk… Aile desteği çok önemli… Örneğin çocuğum nüfus cüzdanındaki resmi değiştireceği zaman, görevli diyor ki: “Ama bu mavi kimlik…” Hemen kâğıdı gösteriyorum, “ben annesiyim,” diyorum, gıkını çıkarmadan işini yapıyor. ÖSS sınavına giriyor. O kadar panik ki. Zaten sınav heyecanı var. Bir de, “Herkes bana bakıyor. Ben kontrolden hangi taraftan geçeceğim?” diyor. Sağda erkek, solda kadın polis. Ben hemen, “Gel kızım böyle,” diyorum, “Heyecanlanma kızım,” diyorum, “Kadın polisin olduğu yerden. Hadi kızım, hadi yavrum. Güzel kızım, sonuna kadar yap.” Bir nefes alıyor,  rahatlıyor. Zaten o kadar büyük çatışma içindeler ki. Yani onların her şeyi cinsellik değil. Kimse cinsel organ gibi görmesin onları. Çok basit aslında… Nasıl bitkiler çeşit çeşit… Ama kimisi saksıda büyüyor, kimisi ormanda yetişiyor, bunlar da öyle. Onlara güven vermek lazım.


 


Sizin varlığınız Lambda’daki diğer eşcinselleri nasıl etkiliyor? Herkesin ailesi gelmiyor, hatta bilmiyor sonuçta…


Selma: Lambda’da, o çocukların boyunları bükük. İlk oraya giden anne olduğum için, beni gördükleri zaman hepsi kenardan böyle bakıyorlardı. Onun için bazen, “Gitmeyim şu çocuklara, içim parçalanıyor,” dediğim zamanlar oldu. “Ya, ben size bir sarılabilir miyim? Ben size anne diyebilir miyim?”


Gülseren: Anneler, babalar sevgilerini eksik etmeyecekler…


Selma: Bir lezbiyen kız annesinin ‘Senden nefret ediyorum, iğreniyorum’ dediğini anlattı. Sarıldık onunla, ağladık falan. Şunu demek istiyorum, ailelerin çocuklarına bunları yaşatmaya hakları yok. Nedir yani bu kadar eziyet ve ızdırap? Daha aile bunu çocuğuna yapıyorsa başkalarının ne yapar? Sevgi ne o zaman? Hep koşullu mu seveceğiz?


Eda: Lambda’da bir çocuk geldi, “Sizinle bir şey konuşabilir miyim?” dedi. “Benim annem diş hekimi, babam doktor; ama ben durumumu söyleyemiyorum, ne yapmam lazım? Çok korkuyorum beni evden atarlar diye.” Dedim ki, mektup yaz: “Ben katil değilim, sapık değilim, hırsız değilim.” Utanılacak hiçbir şey yok. “Benim duygularım bunlar” diye bir şey yaz, dedim. Buna çok ihtiyaçları var çünkü. Bu çocukların hepsi okumuş, iyi aile çocukları. Bunlar bize ulaşabilenler. Ulaşamayanlar ne yapacak?     


 


Diğer ailelere ulaşmak için neler yapıyorsunuz?


Gülseren: Aile Toplantılarını genişletmek amacımız. Broşürü her yere dağıtacağız. Lambda’ya gelen çocukların ailelerine öncelikle ulaşmak istiyoruz. Onur Haftası bizim için çok yararlı oldu. Ufkumuz açıldı, bütün konferansları izledik. Bizi duyup, röportajlarımızı okuyup konferanslara gelenler olunca, birkaç aileye daha ulaştık. Şimdi gönüllü bir psikolog istiyoruz. Zaman zaman toplantılarımıza katılıp yönlendirmeye yardımcı olması için. Bir de internette deneyimlerimizi paylaşacak bir alan istiyoruz. Başta biz yazalım, insanlar okusun ve yüreklensin. Herkes kendi deneyimlerini göndersin. İnsanlar bizim toplantılarımıza gelmeseler bile deneyimleri oradan okuyabilsinler. Tabii herkes internete ulaşamıyor. Ama yine de yararlı olur. Biz, “Anneler babalar illa ki Lambda’ya gelsin,” demiyoruz. İstedikleri yerde, bir ev toplantısına ya da bir kafeye de gidebiliriz. Ama her cumartesi saat 16.00-18.00 arası mutlaka Lambda’da oluyoruz. Oraya da ulaşabilirler…


 


Yaptığınız aile çalışması daha çok orta sınıfların katıldığı bir çalışma değil mi? Yoksullara, kentin varoşlarına ulaşamıyorsunuz galiba…


G: Bizim çocuklarımız çok şanslı; böyle anneleri, böyle aileleri var, böyle maddi olanaklara sahipler. Psikologa terapiye gidebilirler falan. Ama varoşlarda böyle bir şey söz konusu değil. Bir gün biz Lambda’dayken bir çocuk, annesini getirdi bize. Gaziosmanpaşa’da oturuyordu. Bir kızı türbanlı, bir çocuğu transseksüeldi. Onun o çevrede kabul görmesi çok zor. Bize dedi ki, “Kızım türbanlı ve yakında evlenecek ama oğlumun böyle olduğunu duyarlarsa istemezler, onun evliliği mahvolacak. Çok üzülecek, bu da beni üzüyor.” Biz de “Peki oğlunuzun durumu sizi üzmüyor mu? Siz oğlunuzu yok sayıyorsunuz” dedik ama o anneye yardım edemedik. Çok daha ciddi bir örgütlenme lazım.


 


Birisi kapatılır, diğeri açılır…


 


Lambda’nın kapatılması ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Lambda olmasaydı ne olurdu?


Gülseren: Lambda’nın kapatılmasına karşıyız. Devlet kimsenin düşüncesine, dinine, nasıl yaşadığına karışmamalı. “Özgürlük özgürlük,” diyorlar; kendi partilerinin kapatılmasında özgürlük diyorlar ama bir derneğin kapatılmasını nasıl normal görüyorlar? Ankara’da, Eskişehir’de, Bursa’da, benzer dernekler var. Bunun kapatılacağına da inanmıyorum ben. Olumsuz bir karar da çıksa, uluslararası platformdan mutlaka geri dönecek. Gerekçe olarak gösterilen şeylerin doğru olmadığı çok açık… Lambda açık kalırsa“ahlaksızlık artacak, eşcinsellik artacak!” gibi lanse ediliyor topluma. Eşcinsellik bulaşıcı bir şey değil ki bulaşsın. Görünürlüğü ortaya çıktı, bundan korkuluyor. Bu çocuklar ahlaksız değil, cinselliklerini ön plana çıkarmanın hiçbir mantığı yok. Yani, “Eşcinseller daha çok seks yapıyor” gibi bir şey söz konusu değil. Bunu özellikle topluma duyurmak lazım. Lambda kapatılsa da bizim çalışmalarımız devam edecek. Biri kapatılır, yenisi kurulur, gene devam eder.


Selma: Zaten dünyanın hastalığı ötekileştirmek. Herkes birbirini ötekileştiriyor. Aileden başlıyor, salgın gibi dünyaya yayılıyor. Aslında dünyada herkese, her şeye yetecek yer var.


Gülseren: Bizler ne kadar açık olursak çevremize, arkadaşlarımıza, ailemize, toplumda eşcinsellere bakış açısı değişecek. Bu değişimi sağlamak için Lambda’ya ihtiyaç var.


 


Lambda olmasaydı Selma, sen bu süreci nasıl yaşardın?


Selma: Bu süreci ben zaten yaşama yoluna girmiştim. Ama daha geriden yaşardım yani, bu kadar olmazdı. Burada çok şey paylaşıyoruz. Bizim toplumumuzda aile çok önemli. Yanında “anne” diye durduğu zaman kimse bir şey diyemiyor. Yani ne kadar birlik olursak, çocuklarımızın yanında olursak; bunun yanlış bir şey olmadığını, doğal bir duygusal süreç olduğunu anlatırız topluma. Korkulacak bir şey olmadığını da gösteririz… Tabii biz mayın tarlasındayız. Yavaş yavaş yol açıyoruz.


 


Klitorisi hatırlamak…


 


Eda, sen bir kadın olarak tek başına ayakta durmayı başardın. Şimdi de yeni kızın sayesinde, yani yeni departmanında, çok şey öğrendiğini söylüyorsun. Bu süreçte kadınlığına dair neler keşfettin? Kızın sana neler öğretti?


Eda: Çok ilginç, cinselliği öğretti…


 


Nasıl?


Eda: Şimdi, o cinsel organından ameliyat olacak, kadınlaşacak… Doktora gittik. Ben sürekli soru soruyorum, kaç saat sürüyor, kaç liraya mal oluyor, kaç gün kalıyor, acı var mı, kan var mı, ölüm var mı, kalım var mı?  Benim kızım diyor ki, “Klitorisli mi yapıyorsunuz, klitorissiz mi yapıyorsunuz?” Ay, çok şaşırdım. Benim klitorisim nerede? Ben unuttum klitorisimi… Klitorisimin nerede olduğunu ben bilmiyorum, unuttum.


 


Klitorisinizi size yeni kızınız mı hatırlattı?


Eda: Evet, cinselliği öğretti. Yani, o tam bir dişi. Dişiliğin çok önemli olduğunu, cinsel yaşamın çok önemli olduğunu öğrendim. Sonra, dertleşmeyi, paylaşmayı… Gerçi, benim de bir özlemim varmış içten içten. Onları konuşuyoruz, aşklardan konuşuyoruz. Devamlı platonik aşk. Aşık oluyor, çok yoruluyor. “Anne şöyle böyle…” Biz her şeyi paylaşıyoruz. Hepimiz öyleyiz, buradaki anneler de öyle. Biz bir şeyleri saklamıyoruz. Saklayanlar utansın. Konuşa konuşa, ben de kadınlığı çocuğumdan öğrenmeye başladım.


Gülseren: Ben klasik bir aile yapısından geliyorum. Fakat genç kızlığımdan itibaren çok isyankâr bir ruhum vardı ve ergenlikte cinsellik ile ilgili bir sürü şey okurdum… Eroslar vardı, cilt cilt. Onları okurdum. Yani, evlilikten önce cinsellikle ilgili bilgi sahibiydim. Devrimci bir gelenekten geldiğimiz halde eşimle, katı kurallara, ‘devrim nikâhı’ gibi şeylere hiç prim vermedik. Ve ilk cinsel deneyimlerimizi birlikte yaşadık, çok güzel bir cinsellik yaşadık. Her konuda çok açık olduk. Ben şuna inanıyorum, iki kişi arasındaki cinsellik sadece o iki kişiyi ilgilendirir. İki kişiye ne normal geliyorsa o normaldir. Bu kadar basittir. Onun için biz eşimle çok açık ve çok güzel yaşadık. Cinselliğimi çok güzel yaşadım, çocuğumu üç sene sonra yaptım, çok isteyerek, çok güzel bir sevişmenin sonucunda. Hangi sevişmeden olduğunu bile biliyorum yani, bunu çok açık söyleyebiliyorum. Onun için, onun cinselliğinin de bizi ilgilendirmiyor. Yani onun yatak odasında ne oluyor, erkekle mi kadınla mı birlikte oluyor, bunu baştan itibaren hiç dert etmedim. Hatta sünnetini yaptırırken bile arkadaşlarım “Ya çocuğu niye sünnet ettiriyorsun, bırak da o karar versin” dediler ama biz hastanede hallettik. ‘Erkekliğe geçiş olayı’ nı yapmadık. Ben sünnetlerin böyle abartılmasına karşıyım. O zaman kızlar da regl olduklarında bir kutlama yapılmalı. Eskiden de öyle düşünürdüm.


 


Ama yine de onun deneyimi sayesinde öğrendiğiniz şeyler de oldu…


Gülseren: Onun deneyimi sayesinde de bazı kavramları daha netleştirdim. Bazı konularda muğlaklıklar vardı, işte transseksüel, travesti falan… Onlar daha net oturdu kafamda.


 


Hayır demeyi ve istemeyi öğrendim…


 


Selma, “Çocuklar bir adım önden gidiyor” demiştin. Sen onun arkasından giderken, bir kadın olarak, daha önce keşfetmediğin neleri keşfettin?


Selma: Çocuğum benim öğretmenim oldu. Ben kendime “Ben kimim?” diye ilk soruyu ondan sonra sordum. Bu çocuk kendine bu soruyu on altı on yedi yaşında sorabilmiş, ben ise “Ben kimim?” diye hiç sormamıştım. Babamın hayatını yaşadım, annemin hayatını yaşadım, kocamın hayatını yaşadım, çocuğumun hayatını yaşadım. Ben ne hissederim? Duygularım nelerdir? Korkularım nelerdir? Nelerden haz alırım? Nelerden mutlu olurum? Hiçbir şey bilmiyordum. Duygularımı tanımıyordum. His nedir, onu bile doğru dürüst bilmiyordum.


 


Artık  “Ben kimim?” sorusuna bir cevap verebiliyor musunuz?


Selma: Artık veriyorum. Bir puzzle düşün. Ben bir  puzzle’ın alt kartonu gibi dünyaya gelmişim; annem bir şey koymuş, toplum bir şey koymuş, okula gitmişim, öğretmenim koymuş… Hep, “Şöyle olmalısın, sen bu kalıba girmelisin, ben seni daha çok severim, daha çok kabul ederim” demişler. Yani beni puzzle yapar gibi yapmışlar. Herkes bir parçasını koymuş. Ama içinde ben yokum. Sonra ben ne yaptım biliyor musun, hepsini döktüm yere… Kendimi yeni baştan kurdum. Yani, benim için ikinci bir doğuş oldu bu. Ben onun sayesinde tekrar dünyaya geldim. Birbirimizi doğurduk; nasıl bir süreç, anlatamam sana…   


 


Peki, en çok, “Bende şu değişti” dediğiniz ne var?


Selma: Bende ne değişti en çok? Bir kere, kendime güveniyorum. Ben neleri severim, nelerden hoşlanırım, neleri isterim, nelere ‘Hayır’ diyebilirim, artık bunlar benim için önemli. Eskiden cinselliği de bir görev gibi algılardım zaman zaman. Şimdi artık öyle değil, “Hayır” diyebilirim, “İstiyorum” diyebilirim. Bunları özgürce söyleyebiliyorum. Eskiden benim bir şey istemem, çok ayıptı yani; bana çünkü öyle öğretilmişti. Cinsel ilişkide eşime “Hadi gel…” demezdim. Hep erkek isterse, hep bu şeyleydi.


PINAR SELEK


AMARGİ


3 AYLIK FEMİNİST DERGİ


GÜZ 2008.SAYI 10

Ben seni seviyorum, eşcinselliğini değil

Ben seni seviyorum, eşcinselliğini değil

aydın öztek

 

Annem bir Alman. Babamla da Almanya’da tanışmışlar, 1975 yılında da Türkiye’ye gelmişler. Babam 1995 yılında Almanya’ya döndü ama annem Türkiye’de kalmak istedi. Ben de annem gibi, üç kardeşin en küçüğüyüm.

Eşcinselliğimi keşfetmem çok uzun zamanımı alsa da, erkeklerden hoşlanmaya başlamam, annemin de dediği gibi 12 yaşıma kadar gidiyor. Belki de 10, 11… İlk ilişkimi ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımdan birisiyle yaşamıştım. Benim için bir ilkti, son olmasını istemediğim de ortadaydı. Sonra annemin arkadaşının oğluyla bir birlikteliğim oldu ama çocuk hemen gammazladı beni annesine. Kadın evimize geldi, uzun uzun anlattı ve gitti. Annem için bir yıkım olmuştu tabii ki. Uzun uzun konuşmalar yapıldı ardından. Doğrusunun bu olmadığı, bir erkeğin bir kadınla birlikte olması gerektiğini anlatan uzun uzun konuşmalar. “Meraktı” dedim ve kapattım. Zamanla da geçti bu yıkım. Yani en azından ben öyle sanıyordum.

Ortaokuldaki lakabım “top”tu. Zor zamanlardı. O da geçti. Sırada lise yılları vardı. Burada da aynı şeyi yaşamaktan korkuyordum ama bu sefer sınıfın “top”u ben değildim. Sevincim kısa sürdü. Sınıf arkadaşlarımdan biriyle birlikte olmam ve onun da bunu gururlu bir şekilde sınıfa anlatmasından sonra yine “top” olmuştum. Hayatımın en zor yılları lisenin son iki yılıdır sanıyorum. Erkeklerden hoşlanıyor ve onlarla birlikte oluyordum ama başkalarının gözünü boyamak için kızlarla flört ediyordum. İşe de yarıyordu. Gerçi, daha ben bile ne olduğumu bilmiyordum. “Gey olmak” bana göre değildi, olamazdım. Bunu kabul etmek istemiyordum. “Erkeklerden hoşlanıyorum, ama gün gelecek öyle bir kadın çıkacak ki karşıma, o zaman kadınlarla birlikte olmaya başlayacağım, ‘normal’ olacağım” diyordum hep.

Ne zaman ki başka bir şehirde üniversiteye başladım, o zaman rahatladım. On dokuz yaşındaydım. Tanıştığım birkaç gey sayesinde kendimi keşfetme sürecim başladı. İlk defa onlarla, eşcinselliğin sadece cinsellikten ibaret olmadığını, bunun bir yaşam tarzı, bunun bir yaşam olduğunu öğrendim; tercih olmadığını, seçmediğimizi… İlk defa onlarla gey bara gittim ve orada tanıştığım birisiyle “sevgili” olduk. Ondan çok hoşlanıyordum ve daha fazla rol yapmak istemiyordum. Bir gün arkadaşımla dertleşirken, “Yeter be!” dedim, “Ben buyum.” Ve bir kısa mesajla anlattım her şeyi anneme. Zor olmadı mı, oldu tabii ama içkinin de etkisiyle yazdım, yolladım mesajı. O gece cevap gelmedi. Ertesi gün aradım ve mesajımı alıp almadığını sordum. “Aldım” dedi. “Ee?” dedim. Utanmasam ağlayacaktım onun sözleri karşısında: “Ne Ee’si? Sen benim oğlumsun, canımsın, kanımsın. Her şeye rağmen seni çok seviyorum. Hadi eve gel.” O an anladım, annem beni gerçekten seviyor.

 

Tabii bu bir dönüm noktası olmuştu. Bundan sonrası çok kolay olmadı. Kavgalarımızın sayısını hatırlamıyorum bile. Kavga da edemiyorduk, karşılıklı anlamsız kelimeler uçuşuyordu havada. Ama bunlar benim eşcinsel olmamdan kaynaklanmıyordu; asileşmiştim ve eve uğramaz olmuştum. Ben istediğim gibi davranıyordum, o ise beni kırmamak için bir şey diyemiyordu. Neyse ki zamanla düzeldi her şey. Dost olduk. Güvenini kazanmak için onu sevgilimle tanıştırdım; ayrılıklarımda, kavgalarımda hep yanımda oldu sonra.

 

Ben bütün bunları yaşarken o neler hissediyordu peki? Bunu hiç düşünmediğimi fark ettim. Eşcinsel olduğumu öğrenince neler yaşamıştı? Kolayca atlatabilmiş miydi yoksa sürekli kabuslar mı görüyordu? Oğlunun bir eşcinsel olmasından utanç duyuyor da belli mi etmiyordu? Tek derdi, “Aman akrabalar duymasın da ne bok yersen ye” mi, yoksa “Oğlum mutlu olduğu şekilde yaşasın, diğerleri ne bok yerse yesin” miydi? İşte bu soruların yanıtları için daha fazla gecikmeden çıktım annemin karşısına. Ben sordum o cevapladı. Onun bu kadar içten yanıtlar vereceğini tahmin bile edemezdim.

 

Eşcinsel olduğumu nasıl öğrendin?

Tam hatırlamıyorum ama 12 yaşına girdiğinden beri senin eşcinsel olduğundan şüpheleniyordum. Kesin olarak ise, sen üniversitede okurken öğrendim. 2003 yılıydı galiba. Bana kısa mesaj yollamıştın bir gece. “Anneciğim, ben şöyle şöyleyim. Beni bu halimle kabullenmelisin” gibisinden bir mesajdı.

 

Eşcinsel olduğumdan şüphelenmenin nedeni neydi?

Bir arkadaşımın oğluyla cinsel ilişkiye girdiğini öğrenmiştim. İşte o zaman düşünmeye başladım eşcinsel olabileceğini. Ama her zaman “Belki biseksüeldir, belki ilgi meselesidir, belki böyle bir ilişki nasıldır diye merak etmiştir” diye de geçirdim içimden.

 

İlk hissettiğin ve yaptığın şey ne oldu?

Ağladım. Çünkü eşcinsel olduğunu düşünüyordum ve bu doğru çıkmıştı. İnsan, çocuğunun kolay bir hayat yaşamasını istiyor. Ve biliyoruz ki, farklı düşünen, farklı hisseden insanlar hala farklı görülüyor, yani hayatları çok zor. İş olsun, arkadaşlık olsun… Arkadaşlık ilişkilerinde bile farklı gözle bakılabiliyor; dışlanabiliyorlar, alay edilebiliyorlar. Bir kere Türkiye’de en büyük küfür, tanı veya tanıma, “ibne”dir. Bu ırkçılıktır bence.

 

Sana söylediğimde ilk tepki ne olmuştu?

Bütün gece düşündüm, oğlum olmadan yaşayabilir miyim, diye. Reddetmek değildi bu; reddetmeyi düşünmedim hiç. Yalnızca “Anlaşabilir miyiz? Anlaşamazsak oğlum olmadan yaşayabilir miyim?” diye düşündüm ve karar verdim: Yaşayamam. Çünkü ben seni seviyorum, eşcinselliğini değil… Yani, heteroseksüel de olsan, eşcinsel de olsan sen benim oğlumsun, ben seni seviyorum. Cinsel yöneliminin benim için önemli olmadığına karar verdim ve telefon açtığında “Ben seni çok seviyorum, gel evine” dedim.

 

Tepkinin sebebi eşcinselliği yanlış bulman mı, yoksa toplumun eşcinselliği yanlış bulması mı?

Toplumun eşcinselliği yanlış bulması… Çünkü o gece öğrenene kadar neyi savundum? Herkesin tercih hakkı kendine aittir. Yani; ister Müslüman ol, ister Hıristiyan, ister heteroseksüel, ister biseksüel, istersen de eşcinsel ol… Nerede yaşamak istediğine de sen karar verebilirsin. Hep öyle düşünmüşümdür.

 

Bunu paylaştığın ilk kişi kimdi?

Büyük ablanla paylaştım. Çünkü o arkadaşım olmuştur hep ve baban bizi bıraktığından beri dostum, sırdaşım oydu. Ve onun yaşı, sana daha yakındı. “Bana daha iyi yardımcı olabilir” diye düşündüm. Konuşarak, “Ne yapalım, ne edelim?” dedim.

 

Bu olayı kabullenmen ne kadar zamanını aldı?

Seneler boyunca… Çünkü sen 12 yaşındayken düşünmüştüm eşcinsel olduğunu ve o gece senden duyduğumda ben hala ağlıyordum. Yıllar boyunca, ara ara ağladım.

 

Şu anda eşcinsellikle ilgili ne düşünüyorsun?

Herkesin cinsel kimliği kendine… Belki isterdim, senin eşcinsel olmamanı, torunumun olmasını, gelinimin olmasını… Hep normal bir hayat düşünülür ya, gelin-damat diye… Evlenirsin, çocuk doğar… Ama yine de, sen öyle mutluysan öyle yaşamalısın. Bu, herkes için geçerli yani. Benim için de…

 

Duygusal ilişkilerim hakkında ne düşünüyorsun?

Valla, bu aralar biraz delirdin. Önceki hayatına dönmeni istemiyorum. Her gece bara gitmeler, bugün birinde, yarın başka birinde kalmalar falan… Yani sağlam bir ilişkin olsun istiyorum ve getirdiğin kişi iyi birisiyse, zaten kabul ederim. Bu kişinin gelin veya damat olması hiç önemli değil benim için.

 

Akrabalarının eşcinsel olduğumu bilip bilmemeleri konusunda ne düşünüyorsun?

Asla bilmelerini istemem. Çünkü kabul etmezler ve seni doğrudan silerler hayatlarından. Ya da benim yaptığım tekliflerle gelirler, “Doktora gidelim, psikologa gidelim” gibi… Ben sana sormuştum, istemediğini söyledin. İstemiyorsan seçim hakkı senin. Ama onlar baskı yapacaklar. Yine de, anlatıp anlatmamak senin seçimin. Ben karşıyım. Anlamayan birilerine anlatmanı istemiyorum.

 

Eşcinselliğimi kabul ettikten sonra yaşadıklarım nelerdi sence?

Korkmuşsundur bence. “Annemler ne düşünür? Beni reddederler mi? Beni severler mi?” diye düşünmüşsündür uzun bir süre. Çok zor olmuştur açılman, bu korkuları yaşamışsındır. Gerçi bilmen lazım, ben seni her durumda seviyorum. Ama tabii ki çekinirsin. Birçok şeyi duymuşsundur, arkadaşların da anlatmıştır. “Ben asla, anneme, babama açıklayamam. Beni reddederler, istemezler” diyen arkadaşların olmuştur belki. Aynı korkuları, acıları, senin de yaşadığına eminim.

 

Doğru. Peki, başka konulara geçelim. Türkiye’deki eşcinseller hakkında ne düşünüyorsun?

Hayatları çok çok zor. Özellikle travesti olanların hayatları bence çok çok zor. Geyler ve lezbiyenler saklanabiliyorlar. Mecburen saklanıyorlar. İşyerinde açık açık söylerlerse dışlanırlar. İstenmemelerinin ilk nedeni bu durumdur zaten. Travestiler ister istemez fuhuş yapıyorlar, ben buna çok üzülüyorum. Herkesin iş hakkı vardır, çalışma hakkı vardır.

 

Türkiye’deki eşcinsel örgütlenmeleri hakkında neler biliyorsun?

Aslında çok az şey biliyorum. Senden duyuyorum bazı şeyleri. “Onur Haftası var” diyorsun, “Dernek var” diyorsun, bir yerlere bir şeyler yazıyorsun ara sıra… Çok fazla şey bilmiyorum, ama bence örgütlenmeleri de lazım zaten. Çünkü hala ve hala, başka seçimler yapan kişiler dışlanıyor. İş bulmakta zorlanıyorlar. Belki o dernekler, örgütler, yardımcı olurlar bu konuda.

 

Peki, eşcinsellerin askerlik yapıp yapmamaları konusunda ne düşünüyorsun?

Bence onlar da yapmalı askerlik. Niye yapmasınlar ki? Eksik tarafları yok ki. Hatta fazlalıkları var, dışlanmaları nedeniyle. Daha hoşgörülü, toleranslı insanlar olduklarını düşünüyorum eşcinsellerin. İsterlerse tabii, ama öyle bir seçim hakkı da yok Türkiye’de. Yani, “Ben silaha karşıyım” deme hakkın yok. Ama bence yapmalılar. Sadece, orada çok zorlanacağını düşünüyorum. Çünkü oraya “delikanlılar” gider. “Delikanlı” ne demek, tam bilmiyorum, ama “delikanlı” erkek “kadın becerebilen” erkektir burada ve özellikle Türkiye’de, erkek dediğin kadın becermelidir. Orada çok dışlanırsın. İnşallah orada kimse öğrenmez, çünkü alay ederler, kabul etmezler.

 

Türkiye’de eşcinsellerin diğer Avrupa ülkelerine göre daha fazla zorluk yaşadığını düşünüyor musun?

Tabii ki daha fazla zorluk yaşıyorlar. Avrupa’nın biraz daha fazla kültürlü olduğunu düşünüyorum. Bunun okumayla alakası yok. Bence bir kültür meselesi bu. Mesela, demin kullandığım “delikanlı” kelimesi, “mertlik” anlamındadır. Yani, sen de delikanlı olabilirsin, ben de… Ama Türklerde farklı anlaşılıyor bu kelime, onlarda öyle bir anlayış yok. Erkeğe, daha doğrusu heteroseksüel erkeğe yakıştırılan bir kelime olmuş “delikanlı”. Avrupa’da daha çok kabul ediliyorlar eşcinseller. Gerçi orada da çok zorluk yaşıyorlarmış hala.

 

Açılmak konusunda ailelere ve çocuklara ne söylemek istersin?

Bence çocuklar ailelerine açılabilmeli. Çünkü çocuklar rahat edemiyor. Tabii saklıyorlar eşcinselliklerini ve içlerine kapanıyorlar. Açılırlarsa dertleşebilirler. Aileler de onları daha iyi anlar diye düşünüyorum. Ama her aile bunu anlayamaz. Her aile kültürlü değil, cahil aileler de var. Aslında cahillikle de alakası yok, toplumun normlarına uygun bir evlat yetiştirme isteği var insanlarda. O kuralların dışına çıkmama isteği… “Eşcinsellik”, doğrudan bu normların dışında kalmak demek, aileler bunu kabul edemiyor maalesef. Ne yazık ki, hala çocuklarını reddedebilen aileler var. Bu sefer de o gençler yalnız kalıyorlar dünyada. Ve bence çok zor bir hayat yaşarlar bu durumda. Yanlış arkadaşlar falan… Evden kaçmalarına bile neden olabilir, bu reddedilme korkusu. Böyle olunca, aileler de çocuklarını göremiyorlar. Bence saçma zaten reddetmek de, onları anlamamak da… Daha doğrusu anlamaya çalışmamak…

 

KAOS GL

KAOS GL – 17/07/2008

Aydın Öztek – İstanbul

Anneler ‘Lambdaistanbul Aile Grubu’nu kurdu

Lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüel anneleri, bu yönelimlerin bir hastalık ya da tercih olmadığını anlatıyor.

Lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüel anneleri, bu yönelimlerin bir hastalık ya da tercih olmadığını anlatıyor.

Lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transseksüel annesi kadınlar, çocukları için bir araya geldi. Lamdaistanbul Aile Grubu “Çiçekler nasıl binbir çeşitse insanlar da öyledir” mesajını vermek için çalışıyor..Çocukları lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transseksüel (LGBTT) olan anneler, Lambdaistanbul Aile Grubu (LİSTAG) adı altında bir dayanışma grubu kurdu. Amaçları, çocuklarına ve birbirlerine destek olmak; henüz ailelerine açılamamış olanları ya da yeni açılanları bu süreçte yalnız bırakmamak. Topluma, ‘Çiçekler nasıl binbir çeşitse insanlar da öyledir’ mesajını vermek istiyorlar. Lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüel olmanın bir hastalık ya da tercih olmadığını da anlatmayı hedefliyorlar. Her hafta cumartesi günü bir araya gelen anneler, kimi zaman çocuklarının da katıldığı toplantılarda, yaşadıkları sıkıntıları, ailelerin çocuklarına nasıl yaklaşmaları gerektiğini konuşup, deneyimlerini aktarıyorlar. Sadece iki annenin girişimiyle Ocak 2008’de bir araya gelen grup üyelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor. Öyle ki, toplantılara annelerin dışında artık babalar, ablalar, ağabeyler, kardeşler, kuzenler da katılıyor. Sayıları 25’i geçen dayanışma grubu, aralarına katılan yeni ailelerin birbirlerine yakınlaşmalarını sağlıyor.

AİLELER İÇİN EL KİTABI HAZIRLANIYOR
LİSTAG, çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin eşcinsel, biseksüel, travesti ya da transseksüel olduğunu öğrenen ailelere yönelik bir kitap da çıkarma hazırlığında. Kitapta, ailelerin çocuklarının cinsel yönelimlerini ve cinsiyet kimliklerini öğrendikten sonra nasıl davranmaları gerektiği; eşcinsellik, biseksüellik, travestilik ya da transseksüelliğin ne olduğu anlatılacak. Bir anlamda çocuğu onlara açıldığında ya da onun LGBTT olduğundan şüphelendiklerinde ne yapacağını bilemeyen ailelere yardımcı bir kılavuz olacak. Yurtdışındaki aile toplantılarına da katılıp, deneyimlerini paylaşan anneler, şu sıralar Lambda’nın kapatılmasına karşı da mücadele veriyor. “Çocuklarımızı kaybetmek değil kazanmak istiyoruz,” diyen, grubun kurucularından 51 yaşındaki, eşcinsel annesi, ev kadını Selma Hanım şöyle konuşuyor: “Oğlum sekiz yıl önce bana açıldığında, ‘Neden benim başıma geldi, onu çok iyi yetiştirdik’ diye düşündüm. Bilmediğim bir konuydu. O süreçte böyle bir grup olsaydı, eminim süreci daha kolay atlatırdık. Daha sonra ailece psikoloğa gittik. Oğlumuzu dışlamak yerine anlamaya çalıştık. Ona duyduğumuz sevgiyle bağrımıza basıp, bunun bir hastalık olmadığını öğrendik ve kendi bakış açımızı değiştirdik.” Eşcinsel ablası olan 30 yaşındaki Ayşe öğretmen, bilgisizlik nedeniyle toplumun önyargılı olduğunu vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Kardeşim bizimle eşcinsel olduğunu paylaşınca önce şaşırdık, sonra kabullendik. Onu anlamamız, yardım etmemiz gerekiyordu. Tabii birilerinin de bize… Araştırdıkça bunun yaşamın bir parçası olduğunu gördük. Onu çok seviyoruz ve cinsel yöneliminin hiçbir önemi yok. Amacımız toplumsal duyarlılığı artırmak, çocukların yasalarla güvence altına alınmasını sağlamak. Çünkü LGBTT bireylere yönelik çok fazla hak ihlali oluyor. Lambdaistanbul’un yeni sivil anayasadan talebi olan 10. maddeye cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığının da girmesi talebini destekliyorum.” Biseksüel annesi 52 yaşındaki emekli biyolog Gülseren Hanım, oğlundaki farklılığı ergenlik döneminde fark edip psikoloğa götürmüş. Buna rağmen oğlu kendine açılmayınca, kendisine sorup gerçeği öğrenmiş. “İçine kapanıktı ve bir şeylerin ters gittiğini fark ediyordum. Biseksüel olduğunu söylediğinde ben de psikiyatriste gittim. Değişmesi gereken benim düşüncelerimdi. Bu nedenle süreci kolay atlattım. Şimdi aile toplantılarına onunla birlikte geliyorum. Benim için bir şey değişmedi. LİSTAG geç kalmış bir grup. Keşke daha önce bir araya gelseydik. Amacımız daha çok insana ulaşmak.”

DOKTOR DOKTOR GEZMİŞ
Emekli sigortacı 47 yaşındaki Eda Hanım, transseksüel annesi. Geçirdiği beyin ameliyatından sonra oğlunun karşısına geçip, “Anne benim ruhumla bedenim farklı,” dediğini söyleyen Eda Hanım, yaşadığı süreci anlatıyor: “Önce oğlumun neden böyle bir şey dediğini anlamadım. Birkaç gün sonra ‘Anne ben aslında kızım. Ruhumla bedenim farklı,’ dedi. Henüz 15 yaşında olduğu için ergenlik sürecini anlamadığını düşünüp, psikolog ve psikiyatrlara götürdüm. Hep doktorların geçici bir şey olduğunu söylemesini istedim. Bu arada gizli gizli hormon ilaçları alıyormuş. Göğüslerinin büyüdüğünü fark ettim. En son İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir profesörün yaptığı testler sonucunda gerçeği öğrendim. ‘Oğlunuz transseksüel, alışmaya başlasanız iyi olur,’ dedi.” Oğlunun cinsiyet düzeltme ameliyatı için zorunlu olan iki senelik yasal sürece girdiğine değinen Eda Hanım, “Şu an terapi sürecinde. Daha sonra hormon tedavisine geçilecek. Tüm bunlar doktor kontrolünde yapılıyor. ‘Ameliyat olabilir’ raporu verildiğinde, ameliyatla kadın olacak. Şu an 17 yaşında, yeni doğmuş bir genç kızım var. Kızım diye sesleniyorum artık. ÖSS sınavına girdi ve üniversiteyi kazandı. Dışarıda artık kadın gibi dolaşıyor. Çocuğumun ruhunun da bedeninin de istediği gibi özgür olmasını istiyorum. Onu ben dünyaya getirdim. Korumak zorundayım. Tırnaklarını nasıl törpüleyeceğini, nasıl makyaj yapacağını, kaşlarını nasıl alacağını öğretiyorum. Toplum transseksüelliği sapkınlık, özenti olarak gördüğü için kızım içine kapanmıştı. Ama benimle birlikte bu toplantılara geliyor, uzun süredir ilk kez yüzü güldü. Kendini anlayan birilerini tanımak onu rahatlattı,” diyor.
Danışma Hattı: (0212) 244 57 62

Pervin Metin

Cumartesi SABAH – 9 Ağustos 2008, Cumartesi

http://www.sabah.com.tr/ct/haber,8B44D4831EA94DECB5AEDFF8AE365AD5.html

Esas korkak olan ailelerin kendisi

 

Eda (48 ) yaşında bir anne, 17 yaşındaki oğlunun transseksüel olduğunu geçen yıl öğrenmiş. Bu önce kabullenmek istemediği bir durumken, şimdi 18 yaşındaki ‘kızına’ cımbız, makyaj malzemeleri alıyor. Kimliği mavi ama kendisi pembe olan kızının hikâyesini Eda’nın ağzından dinledik: “Ben transekssüel annesiyim, bir oğlum vardı, şimdi kızım var. Bir çocuğum burslu olarak yurtdışında okuyor, kızım da bu sene üniversite sınavlarına girdi ve başarılı oldu. Şimdi evde yan flüt çalıyor, kitap okuyor, saçlarıyla ilgileniyor. Son bir senedir ona yeniden yürümeyi öğretiyorum. Çocuğum bana açıldığında korku, endişe ve panik içindeydi. Uzun uzadıya psikolog gezileri yaptım, psikiyatrların bunun bana geçici bir şey olduğunu, ruh hastalığı olduğunu söylemelerini istedim. Korkum, kaygım, paniğim bilgisizlikten kaynaklanıyordu. Ta ki Çapa Psikiyatri’deki doktorun ‘Çocuğun cinsel kimliği budur,’ demesine kadar. Kolları sıvadım ve kabullenme sürecine girdim. İyi ki çocuğum benden saklamamış, cinsel kimliklerini gizlemelerinin nedeni reddedilme korkusu ve bu yüzden yalan söylemek zorunda bırakılıyorlar. Çocuklarını reddeden, lanetleyen ve öldüren aileler aslında kendilerinden kaçıyorlar ve etrafları için yaşıyorlar. Şu an yaşadığımız toplum LGBTT kimliklere önyargılı, yaşama hakkı tanımıyorlar. Her zaman da çoğunluk haklı diye bir şey yok. Çiçekler de binbir çeşit, hayvanlar da binbir çeşit, insanlar da binbir çeşit. Bırakın insanlar cinsel yönelimleri nasılsa öyle yaşasınlar, çocuklarımıza sahip çıkalım, sevgiyle kucaklayalım, başkası ne der ile kendimizi yiyip bitirmeyelim.”

Cumartesi SABAH, 26.07.2008

http://www.sabah.com.tr/ct/haber,67C5545A2223490397EFB5C389E355B9.html